Select Your Style

Choose your layout

Manifestomuz

İnsan neden bilmek ister ve nasıl bilebilir? Bu zor soruları kat’î surette cevaplamak belki de mümkün değil lâkin hiç bitmeyecek sorgulamalar ve cevap arayışları İDE’nin zeminini ve giriştiği çabayı tanımlamak için en uygun hareket noktası görünüyor. Bilginin iktidar ile olan ilişkisi ise odaklandığımız bir diğer husus; zira bilmek çoğu vakit yapabilmek demektir. Nesnel bilgi iddiasının politik, ekonomik ve sair arzuların örtülmesinde bir perde olarak kullanılmasına yönelik eleştirinin yüksek sesle ifade edildiği zamanlarda yaşıyoruz. Bu güçlü ses modernliğin “kazanımlarının”  aksettiği tabula rasa’yı germiş, varsayımlarının temellerinin zayıflığını ifşa etmiştir. Dahası, doğa bilimlerinin “başarısının” insan ve toplum bilimlerince ithalinin nesnel bilgiye erişimi sağlamaktan ziyade modernlik projesinin yürütülmesi olduğu kanaatini pekiştirmiştir. Bu “bilimlerin” nesneleri edilgen kabul edilmiş ve kendilerine roller ve konumlar biçilmiş, bu sayede oluşturulan temsil sahnesinde yönetilen birer ötekiye dönüştürülmüşlerdir. Geldiğimiz noktada ise ötekiler söz istemekte, seslerini yükseltmektedir.

Hegemonyacı ilişkilerle kurulan ve hemen her zaman madunların aleyhine işleyen bilgi-iktidar mekanizmalarının geç-modern zamanlarda en çarpıcı örnekleri Avro-Amerikan dünyada kökleşen düşünce kuruluşları (think-tank) sektöründe görülmektedir. Bilgi, geçmişte üniversite kurumlaşmasında sınırlı bir ölçüde de olsa bizatihi kendisi için var olabilme alanları bulabilirken bu dönemde giderek piyasa veya iktidar gruplarının güdümüne girerek metalaşmaya maruz kalmıştır. Bilginin taşıdığı ahlâkî sorumluluk, -hakikate şahitlik ve daimî surette hakikat arayışında olma vazifesi-, bu kurumlaşma biçimiyle hemen her zaman hükümsüzleştirilmektedir. Neticede bilgi stratejik çıkarların, ulusal menfaatlerin veya piyasa gereklerinin bir aracı hâline getirilmektedir. Buradaki esas sorun, hâkim örgütlü iktidar ve sermaye odaklarının ürettiği mağduriyetlerin ve madunlukların yine onların ürettiği bilgi ve söylemlerle örtbas edilmesi ve görünmez kılınması; mevcut güç yapılanmasının olağanlaştırılması ve haklı gösterilmesidir. Dünyada daha adil ve genel olarak bütün insanlığın maslahatlarını gözeten sosyal ve siyasî yapılar kurulmasının önünde bu yapılanma biçiminin özünde taşıdığı engeller açıktır.

Neo-liberal piyasa fundamentalizmi son dönemde giderek hegemonyacı süreçlerle küresel bir norm hâline gelmiş ve İslâmcı kökenli iktidarlar eliyle dahi uygulanmak suretiyle Müslüman çoğunluklu ülkelerde de başarılı bir gelişme modeli olarak tahkim olunmuştur. Böylelikle ekonominin yanında siyaset de bu süreçlerin beslediği kurumlaşma mekanizmalarıyla Avro-Amerikan dünyadaki prototiplere  giderek benzemiştir. Neticede hâkim meta’-bilgi üretim süreçlerinin ülkemizde de merkez ülke modelleri uyarınca işlemesi olağan bir sonuç olarak tezahür etmiştir. Artık ülkemizde de düşünce kuruluşları eliyle iktidar ve sermaye için çok daha kullanışlı, çok daha pratik bilgiler çok daha sistemli ve etkin bir tarzda üretilmektedir. Lâkin bunun hakikatin bilgisinin arayışında, dolayısıyla insanlığın ortak iyiliği adına ne ölçüde mesafe aldırdığı sorusu yapısı gereği sorulamaz hâldedir. Bunlara karşılık hegemonyacı iktidar süreçlerinin doğurduğu maduniyet ve mağduriyetlere yönelik itiraz ve eylemler yok değildir. Fakat örgütlenmemiş mağduriyetler adına adaletin tesisi ve hakların teslimine dönük itiraz ve eylemlilikleri temellendirecek, hakikate sadık ve muhkem bilgiye dayalı söylem üretme süreçleri yetersiz kalmaktadır.

Müslümanların dünya tasavvuru ve tarihî tecrübeleri özelinde değerlendirecek olursak, özünde dinamik, akışkan ve herkese açık olması gereken bilme (a-li-me) ve fıkhetme faaliyetlerinin tarih içerisinde büyük ölçüde siyasî iktidarlarla eklemlenme akıbetine uğradığını teslim etmek gerekmektedir. Bilim üretme mekanizmalarının medreseler ve modern eğitim kurumları üzerinden kökleşmesiyle de bu faaliyetler geniş nispette edilgenleşmiş ve durağanlaşmıştır. Ulema dediğimiz sınıfın tabakalaşması ise bilginin “avam”a ancak gerektiği ölçüde ve biçimde verildiği bir elit üretim mekanizmasını perçinlemiştir. Bütün bu olumsuzlukların karşısında modern zamanlarda bilme ameliyesini aslına iade etmek üzere gösterilmiş çabalar yok değildir. İDE, bilgi üretim süreçlerinin özgürleşerek herkesin yer alabildiği dinamik bir eylem olabilmesi yönünde geçmişteki  bütün çabaları sahiplenmekte ve kendi gayretlerini onlar üzerine bina etme arzusundadır.

İDE, hâkim paradigmalara eleştirel yaklaşmak, gücün kontrolündeki bilginin hegemonyasını, zayıfın, ezilenin, adaletin adına hem yerel hem uluslararası düzeyde kırmak gayelerini güden bu arayışın bir ilk olduğuna değil, yalnızca yenilendiğine inanmaktadır. Yeni baştan, kendisinden önce başlamış olan söze eşlik eder ve hakikat arayışına kalkışır. Hazır ve verili bir hakikati vaz’etmez,  gönlü haktan ve adaletten yana olanları kervana çağırır. Bu kaygı ile hareket edildiğinde iktidarın olumsuz yönde dönüştürme potansiyeline karşı da tedbirli olunacağı inancındayız. Entelektüel birikim ihtiyacı kanaatimizce ancak bu minval üzere giderilebilir. İDE bunu bir iddia olarak değil sorumluluk olarak görmektedir ve bu arayışına katkıda bulunacak insan zenginliğine sahip olduğumuza inanır.