Düşünce ile pratik arasındaki ilişki diyalektik bir şekilde kurulmalıdır. Hiçbir düşünce pratiğin sonsuz imkanını ihata edemez ancak hiçbir pratik de düşüncenin iç intizamına ulaşamaz. Pratik genelde şartların meydana getireceği kırılmalara açıktır. Düşünce ise kendisini şartların bir derece dışında tutabilir, olgulara mesafelenebilir ve bu sebeple olguları anlamlandırabilir ve yönlendirebilir. Ancak pratiğe dökülmeyen, pratikle ilişkilenmeyen bir düşüncenin bir süre sonra kendi formu içinde bile sönümleneceğini iddia edebiliriz. Ne düşünce için pratiğin ne de pratik için düşüncenin fedası gerekmez. İkisi birbirinden farklı düzeylerde işlerler ama aynı zamanda da birbirlerine muhtaçtırlar.

Ancak İslamcılık açısından gelinen nokta itibariyle düşüncenin pratiğin önüne geçirilmesi şart gözüküyor. Şu an İslamcılar için saf eylem, benim görüşüm elbette, bir düşünce inşasına girişmektir. Bu düşünce her şeyden önce radikal bir düşünce olmalıdır. Düşüncede radikallik meselelerin özünü gören, özüne dair saptama ve çıkarımlarda bulunan, herhangi bir saikle yumuşatılmamış, bu bakımdan katı ve söyleyeceğini en net şekilde söylemesi bakımından da keskin olmasıyla açığa çıkar. Bu bakımdan hakiki düşünce radikal düşüncedir. Meseleleri birbirine karıştıran neyin öz, neyin ilinti olduğu açığa çıkmayan kendisini henüz kuramamışken başka düşünce ekollerinden fikir devşiren düşünce hakiki bir düşünce olamaz. Bu tarz bir düşünce anlık fikir açıklama gibi sürekli anlık oluşlarla süreğenleşir ve bu anlık oluşların debdebesi içinde ya iştirak ettiği düşünceler tarafından soğurulur ya da kendi kendine sönümlenir. Halbuki hakiki düşünce eğilip bükülmez, neyi amaçladığını ve bu amacı için neyi araçsallaştırabileceğini bilir, bu bakımdan pratiğe de sirayet eden bir yönlendirici kuvvete ulaşır. Bu bakımdan saf düşünce ile saf eylemin bir paranın iki yüzü gibi olduğunu tespit etmemiz gerekir.

İslamcıların yeni bir Seyyid Kutup çıkarmaları lazım çünkü İslamcılar şu an, İslamcılar derken iktidar bünyesinde palazlanan şirket çalışanlarını kastetmiyorum, adalet, hak ve hukuka dair meselesi olanlar, bir bütüncül teoriden yoksunlar. Post-İslamcılığın oradan buradan devşirilmiş parça parça fikirleriyle iştigal etmekteler. Halbuki İslamcılara tam da şu dönemde bir Müslümanın bu alemde kim olduğunu, ahlaki olarak neyi yapıp yapamayacağını, kendi politikliğinin amacının ne olduğunu, iktidarlarla nasıl bir ilişki içerisinde olması gerektiğini, iktisadi olarak nasıl bir yön ve yöntem benimseyeceğini, dünya siyasetine nereden ve nasıl bakması gerektiğini açıklayan, anlatan bir düşünce inşası gerekiyor. Bunun kolay olmadığını biliyorum belki tek kişinin yapabileceği bir şey de değildir ama çok gerekli. Eğer bu olmazsa İslamcılar o ya da bu yaklaşımın hoşuna giden yanını alan ama kendisi bütüncül bir şey söylemekten uzak, hangi görüşe neden katıldığını kendi anlam dünyasında yerini bulmakta zorlanan, rüzgar önündeki yaprak gibi sallanan kişiler olmak zorunda kalacaklar. Ancak bu kök-radikal düşünce inşa edilirse kendisini muhataplarına doğru düzgün izah edebilen, kiminle ittifak kurup kime karşı mücadele edeceğini tutarlı bir şekilde muhakeme edebilecek bir grup olma inisiyatifine sahip olacaklar.

Düşüncenin sert, katı veya radikal olmasının pratiğin sert, katı ve radikal olmasıyla bir ilintisi yoktur. Sertlik kendi kendini kurma ile ilişkindir, kendini kuran bir düşünce diğer düşüncelerle istediği gibi temasa geçebilir. Bu bakımdan sarahate kavuşmuş ideolojik bir ortamda meselelerin çok daha açıklıkla konuşulabileceğini ve tarafların dengeleyici mekanizmalar oluşturabileceklerine inanıyorum. Öbür türlü işine geleni söyleme işine geldiği yerde susma şeklinde cereyan eden fikri olarak zayıf ortamlar çok daha fazla manipülasyona çok daha fazla güçlünün zayıfı ezmesine hizmet eder.

Seyyid Kutup İslamcılar içinde önemli çünkü kendi bulunduğu şartlar içerisinde bir Müslümanın kim olduğunu İslam’ı nasıl anlaması gerektiğini, kendisini kuşatan güçleri nasıl tanıması gerektiğine dair tutarlı, bütünlüklü evet sert ve katı bir fikriyat ortaya koymuştu. Bugün bu zamanda Seyyid Kutup düşüncesini geri getirelim gibi bir anlayış söz konusu olamaz. Kutup’un çıkarım ve tespitlerinden elbette faydalanılır, ancak bugün yeni şartlarda Seyyid Kutup düşüncesinin getirdiği olumlu ve olumsuz yönleri de tartışarak yeni ve tutarlı bir teori inşa edilmelidir.

İslamcılık 60 ve 70’li yıllarda düşünce de olduğu gibi pratikte de katıydı. Ancak içi doldurulmamış devlet olma arzusu, diğer gruplara karşı sert bir hükümranlık arayışı dönemin şartları itibariyle İslamcıların akamete uğramasına sebebiyet verdi. Bu akamete uğramada uluslar arası sistemin etkisini de göz önünde bulundurmak lazım. 80’lerden itibaren sivil toplum genel olarak daha sivil bir düşünce arayışı ortaya çıktı; İslamcılık açısından bunun olumlu tarafları olabileceği gibi yavaş yavaş liberalizm ya da muhafazakarlık tarafından iç edilme riski de olabilirdi. Gelinen nokta itibariyle İslamcılık bir gaz kütlesi halini almıştır. Evet mevcuttur ama etkisi zayıftır, bir şeyler söyler ama söylediği şeyler hava gibi cisimleşmemiştir, bir kütlesi vardır ama bu kütle herhangi bir rüzgar karşısında dağılabilir. Bu durumdan kurtulmak için en azından düşüncede yeniden katılaşmak gerekiyor. Daha sonrası düşüncenin çizdiği istikamette şekillenir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir