Düşünceye özgür bir ev bulma emeliyle nicedir çabalayaduralım, hayatlarımız sayısız imtihanlardan geçiyor. Yine kimi imtihan dolu günlerden sonra bir siteye, Adalete Davet’e, düzenli denemeler yazmak için üç yıl kadar önce kendime bir taahhütte bulunmuştum. Esasında, “etikopolitik” dediğim bir var oluş alanını keşfetmek için bir yolculuğa çıkmak anlamına geliyordu bu. Belki bir kitap boyutuna erişinceye dek düşüncelerimi bir deneme serisiyle paylaşacak, diyalojik bir düzlemde yoğurmaya, olgunlaştırmaya çalışacaktım. Ne var ki ülkeye, insanımıza, kendimize dair belki her şeyi silbaştan düşünmeyi gerektirecek bir muhasebeyi bir zaruret olarak önümüze koyup bırakan hadiseler yaşadık. Dönüp baktığımızda her şeye bu kadar ara vermeyi gerektirecek cesamette değildi belki bunlar ama, o an en azından bir kısmımıza öyle gelmiş olması dahi beni bu konuda bir tutukluğa itmişti.

Şimdilerde ise, İDE Blog’un hepimize merhaba demesiyle birlikte, ben de bu düzlemde düşünme eylemine tekrar dönüp geçen bütün bu zaman zarfında birikmiş, kıvamlanmış ne varsa onları da paylaşma arzumu tazelemek istedim. İşte ondan “tekrar merhaba” diyorum. Üç yıl kadar önce yazarken, zihnimdeki belli bir izlek dahilinde gitmek istememden ötürü bu yolculuğumu baştan alarak kimi tashihlerle de olsa tekrar paylaşmak ve sizleri dert ettiklerim üstüne birlikte düşünmeye davet etmek istedim. Bu mülahazalarla sözümü şimdiden itibaren eski satırlardan alarak bugüne bağlayacağım.

Yazmak, ne yalan söyleyeyim, benim için zor bir uğraşı. Kendimi kaptırıp bir konuya ilişkin uzun uzun yazdığımı görenler, bir konudan bahis açılmayıversin, elime kalem geçirdiğim gibi durmamacasına yazdığım zehabına kapılabilir. Halbuki ruh dinginliği hissine en çok yazmakla erişsem de yazma sancısından yazma eylemine nadiren geçebilen biri olmak düşmüş hisseme.

İlginç zamanların ilginç tesadüflerine denk geldi düzenli yazmaya her koyuluşum. Çok düşünmüşümdür, Türkiye’nin farklı bir zaman diliminin farklı bir siyasî vasatına denk düşseydi olgunluğum, muhtemelen yazabileceğim bir mevkuteyi çoktan bulmuş olurdum. Ama itiraf edeyim siyasalın insanî varoluşumuzu rehin aldığı, sözün cephe savunmasının silahı görüldüğü, hatta istiarelerimiz ve imgelerimizin bile savaşın karanlık diliyle şekillendiği zamanlarda bunların hiçbiri uğruna yazmamış olmanın bir lütuf olduğunu bilenlerdenim.

Tavırlarımın sosyolojik olarak geldiğim kesimde geniş bir karşılığının olmadığı bir duruma düşmeyi ve fikirlerimle kabul görmemeyi de ben seçmedim. Her zamanın getirdiği başka başka fırsatlar olduğu gibi başka başka imtihanlar da oluyor. Ben kendi bildiğimce bu zamanların imtihanını nasıl verebileceğimiz üzerine kafa yoruyorum. Bu zamanda yazmaktan anladığım da bu zihin emeğini yoldaş zihinlere açmak ve onları da birlikte kafa yormaya davet etmek.

Benim zamana şahitlik daveti olarak adlandırdığım bu çabayı ahlâk ve adalet üzerine birlikte kafa yormaya davet şeklinde de anlayabiliriz. Gücün, iktidarın ve tahakkümün lezzet ve hazzının kimilerine zehirli bir tatmin verirken başka kimilerini de hepten yalnızlaştırdığı ve ikrar isteyen hemen her kavrama yabancılaştırdığı aşikâr. Ben ise hiçbirinin cazibesine kapılmadan, kendimizi adaletin hele hiç mercii kılmadan, adillik iddiasında da bulunmadan adaletten konuşmak istiyorum. Hobbes çizgisinin cezbettiği bir zihin, bu kadar adaletten konuşan ama adaletin ne olduğu üzerine hiç mi hiç anlaşamayan insanlardan herhalde hiç hazzetmez, ondan da iktidara sığınmaktan başka çare görmezdi. Bu meşgalemize sıklıkla “ahlâkçılık” yaftası vurularak günün sonunda güçlüye, yani güce tapınmaya bu denli davetiye çıkarılması biraz da bundandır.

Halbuki biz yolda oluşumuzun farkında olduğumuz içindir ki adil dediklerimizin farklılaşması birbirini adalet yoldaşı gören bizleri bu kadar rahatsız etmiyor. Yine bu arayışta olmamızdır bizi ayrışmamızla birbirimize bağlayan; ortak yolculuğumuzu ve yoldaşlığımızı kafdağının ardındaki “adil”e çıkaran. İşte siyasalın bütün varlığımızı teslim aldığı, ahlâkın siyasete çok çok asalak kılındığı bir vasatta ahlâkçılık yapmadan ahlâklanmanın arayışı bu. Arzumuz da bu yola karınca kararınca davet etmek.

Sözün sofistçe suistimalini değil de ahlâkıyla ahlâklanmayı hedefliyorsak, biz buna zamana şahitlik de diyebiliriz. “Şimdi neden yazmalı?” sorusu zamana şahitlikten başka ne için olmalı ki? Siyasallığın gündelik için pozisyon almak, mevzi açmak, “bizler” için cepheyi genişletmek suretlerinde tezahür edeninden yüz çevirmişsek, doğrunun peşindeliğimizi paylaşmak ve bunda kendimize yol arkadaşı aramak için değil midir yazmak?

Zamana şahitlikten de gündelikçe belirlenmek veya gündeliğe tepki vermeyi anlamayacağım ben. Sözgelimi “herkes neden bugünlerde başörtüsünü çıkaran kadınları konuşuyor?” denince ben de tahliller paralamak için sıraya girenlerden olmayacağım. Buna mukabil benim sorum, “zamanımızdan geleceğe hangi notu düşerek neyi bırakabiliriz?” olacak. Elbette ülkenin ve dünyanın gündemini kişinin kendi gündemi edinmek kimi zaman zaruri ve hatta değerli bir duruş. Ama en azından kendi yazı gündemimizi kendimizin belirlemesinden yanayım ben.

Dolayısıyla bu ilginç zamanlarda yeni bir siyasallığa ilişkin kısa değinilerle kimi yerlerde ifade ettiğim bazı fikirleri öncelikle açmak için kullanacağım bu mecrayı. Buna da “etikopolitik bir duruş” diyorum. Diğer bir deyişle, politikten hareketle etik olanı üretmekten ziyade ahlâktan siyasallığa yol alma arayışı; ahlâkın siyasalı ıskalamadan ve temellük etmeden yoğurabilme imkânını bulma çabası.

Ve hiç bitmek bilmeyen ilginç zamanlarımız… Kimileri için her şeyin bittiği ve hoyratça tüketildiği bir zamanda başlangıçlar yapılabilir mi? Demokrasiden darbeyle, vesayetle mücadeleye; özgürleşmeden reforma, çağdaş siyasetin ulvî gösterdiği etikopolitik ne kadar ideal varsa her birinin muarızları zavallı göstermek için geliştirilen retorik hamlelere katık kılınarak retorik repertuarlara ustaca soğrulduğu bir zamanda konuşacak ne kalmış olabilir? Yaşadığımız ânın olağan siyaset mi, darbe mi, ara dönem mi, olağanüstü hâl mi olduğunu bile idrak ve ayırt bile edemeyecek bir kolektif iz’an sorununa düçar olmuşsak, siyasetin şeytanlığı ve şeytanlığın siyaseti her türlü darbe, vesayet ve baskı dönemini geride bırakmış demektir. Aslında işte bundan dolayı konuşmak, bazı sözleri yeniden kurmak ve paylaşmak gerekiyor; hele ki iktidar iştihasına kapılmamak, medeniyet ihyası misyonunun kamburuyla eğrilmemek zihnimizin içtiği antlardan olmuşsa.

Bunların üstüne istesem de kaçamayacağım ama kaçmak da istemeyeceğim bir miras var ki onu da kendim için hesabını verdikçe yorumlayıp paylaşmaya çalışacağım. Kimi sözlerin mirasçısı olmak benim altına giremeyeceğim çok iddialı ve ağır bir yük ama o sözün hiç olmazsa kimi tezahürlerini yaşatabilmek de en azından güzel olurdu.

Bu güzel niyetlerle tekrar merhaba diyorum.

Halil İbrahim Yenigün

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir