وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْاِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْعَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ بَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونْ

Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran 103)

Ümmet İslamcılığın ve günümüz siyasal dilinin çok önemli bir bileşeni şüphesiz. Kavramı duyunca ise akla berrak bir şey gelmiyor doğrusu. Şu üç başlıkta  ümmete yüklenen temel farklı anlamları gözden geçirebileceğimizi düşünüyorum.

  • Anti-emperyalist ümmet
  • Ulus Devlet’in milleti olan ümmet
  • Kareem Said’in ümmeti

Bana sorarsanız üçünün iç içe geçmişliği kavramı kullanımı çok zor bir hale getiriyor. Peygamberli bir dönemde yaşamadığımız için ideal formlara zaten sahip değiliz. Bu anlamda saf bir İslam toplumundan bahsetmek de mümkün değil. Ancak ümmetin kendisini ideal bir form olarak ele almalı mıyız? Önce bu soruyu sormak gerekiyor.

Kur’an’a kısa bir başvuru yapalım: Kur’an’da ümmet bugün anlaşıldığı üzere idealize edilmiş bir toplum formundan çok, bir bütünlüğü olan herhangi topluluk için kullanılıyor. Ümmetlerin gelip geçtiğinden, insan dışındaki hayvanatın da ümmetler teşkil ettiğinden bahsediliyor örneğin (6:38). Kelime kökü üzerinden başka çıkarımlar olsa da ( aynı kökten gelen İmam ile bağlantı üzerinden bir lideri olan topluluk vb.) temelde bir bütünlük ifade eden topluluğu ifade ettiğini görüyoruz. İslam, bu topluluğun bir sıfatı olmak zorunda değil. Keza Medine vesikasında da Medineli gayrımüslimlerle beraber müslümanların bir ümmeti teşkil ettiği not ediliyor (Hamidullah, İslam Peygamberi, Sf. 191)

Ancak ümmet bugün çeşitli politik anlamlarla yüklü bir terim; nötr bir şekilde “topluluk” anlamına gelmiyor. Bu çerçevede temel üç ümmet algısını ele alalım;

1) Anti-emperyalist Ümmet

Hamas’ın kurucu lideri şehid Ahmed Yasin meşhur mektubunda “ümmet”in suskunluğunu şikâyet ediyordu rabbine. Mesele Filistin topraklarını işgal etmek için her türlü zulmü meşru gören batı destekli İsrail’e karşı Filistinlilerin mücadelesinde ümmet tarafından yalnız bırakılmalarıydı. Burada Ahmed Yasin ümmet derken kendisi ile aynı itikadi zemini paylaşanlardan çok aynı sömürgeleştirilme tarihini paylaşan, gelişmiş batı ülkeleri karşısında aynı “gelişmemişlik” içerisindeki insanlar topluluğunu kastediyordu. Elbette mensup olunan dinin aynı isimle anılması burada atlanamayacak önemli bir faktördü ancak bu mektubun muhatabı çok farklı inanç ve tutumlardan müslümanlardı. Bu müslümanlar örneğin şii veya sünni, sufi veya selefi olabilirdi. Ancak seküler ve batılılaşmacı bir müslüman kesinlikle değildi. Buradaki ayrım meseleyi daha görünür kılıyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki mektuba muhataplığı esas belirleyen batının emperyalist politikalarının mağduru olan politik kitleye dahil olmaktı. İnançtaki ortaklık değil. Her ne kadar böyle dediysek de anti emperyalist bir solcuyu da dışladığı açık buradaki ümmet hitabının. Yine de eğer inançtan ve onun kamusallaşmasından “Allah ile ilintili bir teklifi taşıma”yı anlıyorsak hitap edilenlerin kimlik olarak müslüman olmakla beraber batılı güçlerden kurtulmanın ötesine geçebilen bir ortak teklifi taşıdıkları, ne siyasi ne akidevi olarak, söylenemez. Onları birbirine bağlayan ortak bir coğrafya, bir kültürel kimlik olarak müslümanlıktır. Düşünsel-Paradigmatik ve askeri olarak saldırı altındaki farklı toplulukların buluşabildikleri ilk ortak kimlik olarak müslümanlığın altında toplanmaları ve cepheyi bunun üzerinden inşa etmeleri oldukça anlaşılır.

2) Ulus Devlet’in Milleti Olan Ümmet

Abdülhamid kurtarması gereken bir devletin başıydı. Batı ile doğrudan muhataptı ancak Ahmed Yasin gibi bir toplumsal direniş hareketinin lideri değil 600 yıllık bir devletin padişahıydı. Milliyetçilik baskısının yoğun olduğu, imparatorlukların çözüldüğü bir zamanda imparatorluğun modernleştiricilerinden olan padişah, kimlik arayışını müslümanlıkla cevaplamayı savunuyordu. Tarih kitaplarının yazdığı bu klişe bilgi çok önemli bir gerçeği gün yüzüne çıkarıyor; müslümanlık vatandaşlığın ismi, ümmet ise o devletin milletiydi. Ümmetin liderliği pozisyonu olan halifelik ünvanının o yıllara kadar Osmanlılar tarafından pek kullanılmadığını görüyoruz. Ancak Abdülhamid halife kimliğinin üzerinde işte bu sebeple duruyordu. Bugün de aynı şekilde ümmet; içeride makbul vatandaşı belirleyen, dışarıda ise adeta bir diasporaya denk düşen insanlar topluluğuna bir hitap olarak Türkiye siyasasında kullanımda.

Bu noktada şunun da altını tekrar çizmek gerekiyor; bu kullanımlar bazen baş döndürücü şekilde iç içe geçebiliyor. Ahmed Yasin’in mektubu oldukça hızlı bir şekilde ulus devletin milletine yazılmış hale getirilebiliyor. Aslında millet inşasındaki ortak bir hafızaya denk düşen batı ile karşılaşma tarihi üzerinden oluşan anlatı, başlı başına üzerinde durulması gereken bir nokta. Şimdilik, tanımlayıcı niteliğini aşmak istemeyen bu metinde bu kısmı atlıyoruz.

3) Kareem Said’in Ümmeti

Kareem Said, Amerikan hapishane dizisi Oz’un Malcolm X esintisiyle oluşturulmuş siyahi müslüman karakteri. Hapishanedeki müslümanların lideri.

Said, bütün duruşuyla ezilmişlerin yanında bulunan, bunu inancının ayrılmaz bir parçası kılan, eylemi inancı olmuş bir adam. Aynı eylemi/inancı paylaştığı zenci kardeşleriyle beraber hapishanede kalırken diğer mahkumların hayatlarını sorgulamasına sebep oluyor. Ezilmiş olmak, ezenin kendisini Allah yerine koyduğu tağutların sisteminde varlık kazanıyor Said’in teklifinde. Said’in varlığı ile ortaya koyduğu bu teklifle mahkumların bir kısmı eğitimli üst sınıfların ulaşması mümkün olmayan bir derinlikte hayatlarını sorguluyor… Aynı teklif iktidar sahipleri ile uzlaşmaz bir temelde… Ancak Allah’a dayanmak gücü ile eyleme geçebiliyor…

Said’i ayakta tutan, dayanışma içinde olduğu bir de çetesi var. Diğer çetelere, hapishane yönetimine karşı dayanışma içerisinde olan, beraber namaz kılan, tekliflerini taşırken birbirlerinin varlığından güç alan bu topluluk; müslümanlığın eylem ve inanç boyutunu iki ayrı düzlem olarak dahi görmeyen, mühtedi insanlardan oluşuyor. Müslümanlıklarının temeli de bu. Ortak bir coğrafyayı paylaşmak değil. Evet alt sınıfların insanları, zenciler olmak gibi ortaklıkları var… Ancak bir parçası oldukları ezilenlere inançları ile temelli bir teklifi taşıyorlar, iktidar sahiplerine ise açık bir meydan okuyuşları var. Bu meydan okuyuş elbette anti emperyalist. Bu meydan okuyuş elbette bir toplulukla beraber gerçekleşiyor. Ancak dünyayı, iktidarı, manevi olanı, insanın içsel bütünlüğünü tümüyle yeniden gözden geçirmeyi öneriyor.

İşte bu çete bugüne kadar gerçek hayatta veya çeşitli temsillerde gördüğüm “en müslüman” ümmet. Yazımın başına çektiğim Al-i İmran/103 ayetindeki gibi eskiden parça parça olan farklı yoldakilerin Allah’ın nimeti ile bir araya gelmesinin örnekle uyuşması da tesadüf değil.

Ehli Kitap oluşumuzdan, müslümanlığın anlamına dair arayışımızdan bahsetmiştik. Bu açıdan düşününce “en müslüman” tabiri de bu müslümanlığın bizim için bir arayış olduğunu tekrar hatırlatıyor. Bir coğrafya ile sınırlı değil; Allah’ın bütün kulların yaratıcısı olması kadar evrensel  bir yol bu… Halbuki bugün müslüman ümmet denilince akla gelen kültürel kimlik, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya, Asya’ya, Afrika ve Balkanlar’a uzanan bir insan toplumunu ifade ediyor.

Ümmet illa (Kur’an’daki anlamıyla) müslümanların birlikteliğini ifade edecekse bu, Kareem Said’in çetesinde belki diğer pek çok örneğinden çok daha canlı karşılık buluyor. Ümmet derken milletlerden bir milletse kastedilen, ezilmiş müslüman halkların ümmeti de ümmetlerden bir ümmettir şüphesiz.

 

“Kareem Said’in Ümmeti” üzerine 1 düşünce var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir