Biyolojinin araştırma nesnelerinin merkezinde canlı bireyler yer alır. Çevremizde görüp de “canlı” dediğimiz her nesne birer bireydir. Bir metabolizmaya sahip olan, dinamik bir iç dengesi bulunan, yiyip içen, üreten ve tüketen, büyüyen, hareket eden, çoğalan canlılar, bireylerdir. Biyolojik organizasyon şemasının ortasında bireyler bulunur. Bireyleri oluşturan parçalar, bireylerin kendileri ve bireyler-arası ilişkilerden doğan yapılar, biyolojinin ilgi alanının tümünü oluştururlar.

Biyoloji için böyle kritik bir önemi olan “birey” kavramının manasını sorgulamaya başlamadan önce, yanlış anlaşılmaları önlemek adına kastımı netleştirmeliyim. Birey kelimesi farklı anlamlarda kullanılabiliyor. “Bir” kavramıyla ilişkisi bağlamında düşünülürse yelpaze daha da fazla genişler. Biyolojideki kullanımı da elbette bu açılımlardan bağımsız değil. Ancak bu yazıda kavramın konu dışı çağrışımlarına girmeyeceğim. Bireyi “organizma” olarak ele alacağım: hücrelerden (veya tek bir hücreden) oluşan, belli türlerin tekil üyeleri olan canlı organizmalar.

Canlılıktan bahsedilen her yerde bireyler karşımıza çıkar. Birliği ve bütünlüğü bulunmayan bir canlılık çorbası mevcut değildir. Canlılık her zaman canlı bireylerin sahip olduğu bir niteliktir. Peki bu kadar genelleyici ve kesin konuşabiliyorsak sorun nerede? Sorunların gözümüze görünmesi için kavramların sınırlarına odaklanmamız gerekir. Birey kavramının da başını, sonunu ve kendi manasını irdelemek, onun kaplamını tespit etmek için elzem. Bu bağlamda yeni bireylerin oluşumu, var olan bireylerin yok olması ve çok hücreli canlılar söz konusu olduğunda karşımıza çıkan bazı problemler incelemeye değer.

Yeni bireylerin oluşumuna kısaca üreme diyoruz. Üremeyi de eşeyli (erkek ve dişi bireylerin olduğu) ve eşeysiz (cinsiyetsiz) olarak ikiye ayırmak mümkün. Bireyleri konuşurken işimizi görecek ikinci bir ayrım noktası da tek hücreli ve çok hücreli canlılar. Doğada tek hücreli ve eşeysiz üreyen; tek hücreli ve eşeyli üreyen; çok hücreli ve eşeysiz üreyen; çok hücreli ve eşeyli üreyen canlılar mevcut. Birçoğu da şartlara uygun olarak bazen eşeyli bazen de eşeysiz olarak üreyebiliyor.

Var olan bireylerin yok olması ise genellikle ölüm ile oluyor. Ölüm, canlılığı sonlandıran, bir bireyi dünya sahnesinden silen büyük bir olay. Hayatî bir sınır çizen bu kavram ayrıca ele alınmalı.

Bireylerin yok olmasının diğer bir yolu ise üreme. Nasıl olduğuna bakalım. Üreme, bir veya iki (ebeveynler) ana bireyin yavrulamasıyla gerçekleşir. Çoğu zaman ana birey üreme sonrasında kayda değer bir değişikliğe uğramadan hayatına devam eder. Yavrular da yeni hayatlarına başlamış olurlar. Ama her zaman değil. Tek hücreli canlıların birçoğu, örneğin bakteriler, eşeysiz olarak tam ortadan ikiye bölünerek ürerler. Süreci gözünüzde canlandırın: zamansal bir sürekliliği olan ana bakteri hücresi, üreme sonrası adeta yok olur. Hayata yeni başlamış iki yavru hücre oluşur. İlginç bir şekilde ana birey ölmeden yok olmuş olur. Yavruları birbirinden ayırt edebilecek hiçbir fark olmadığı için içlerinden birisinin ana bireyin devamı olduğunu söyleyemeyiz. Bu karışıklığı ortaya çıkaran şey birey tanımımızdır. Bir birey doğar, yaşar ve ölür. Hayatı boyunca görüp geçirdiklerinin hafızası bedenine yazılır. Henüz bir saniye yaşamış bile olsa bağımsız bir hayat yolculuğuna sahip her birey biriciktir; tam da bunun için bireydir zaten. Ana bakteri hücresi zamansal bütünlüğünün kaybolup bireyliğinin buharlaşması pahasına iki yeni birey getirir dünyaya.

Eşeysiz üremenin diğer bir örneği olan tomurcuklanma hadisesinin özelliği, oluşan iki yeni bireyin büyüklüklerinde bariz bir fark bulunmasıdır. Maya mantarları bu şekilde ürer. Genetik olarak özdeş iki hücre oluşmuş olur; ancak biri diğerinden daha büyük olduğu için, büyük olana ana, küçük olana da yavru deme eğilimindeyizdir. Çok hücreli bir su canlısı olan hidralar da benzer şekilde ürer. Bu sefer tomurcuklanan tek bir hücre değil, çok hücreli bir yavrudur. Yine, üreme olayından önce de var olan ve yaşamını devam ettiren ana bireyin hangisi olduğuna büyüklüğe göre karar verilir. Salt fiziksel büyüklük, ana bireyin varlığını sürdürüp sürdürmediğini, kimin ana birey olduğunu, kaç tane yavru birey oluşmuş olduğunu belirler.

Rejenerasyonla üremede ise, çok hücreli bir canlının bir parçasının bedeninden ayrılıp sıfırdan yeni bir birey oluşturması söz konusudur. Örneğin toprak solucanını ikiye bölerseniz her bir parça kendisini tamamlar ve normal birer birey olarak hayatlarına devam ederler. Bu misalin vurucu yönlerinden biri, kendi ellerinizle doğada bir sıçrama üretebileceğinizi görmektir. Bir toprak solucanı yakalayın ve düzgün bir tahta üzerine koyun. Temiz bir sıçrama için bir de bıçak ayarlayın. Toprak solucanını bir veya daha çok yerinden kesin. Her bıçak darbenizle yeni bir birey dünyaya getirmiş olursunuz. Kesme işleminin tam olarak hangi aşamasında yeni bireyin ortaya çıktığı bir muammadır. Fakat ne olursa olsun gözlerinizle şahit olduğunuz niteliksel bir sıçramadır, doğadaki sürekliliği bozar: yeni bir birey oluşur. Rejenerasyonla üremeye bir başka örnek de bitkiler alemindeki çelikle üremedir. Bir kavak ağacının bir dalını kırıp toprağa saplayın. Eğer çevresel şartlar uygunsa yeni bir kavak ağacı yetişir. Kavak dalını kıran eliniz yine bir sıçramaya sebebiyet vermiş olur. Yeni bireyin, kavak dalını tam kırdığınız anda mı, toprağa sapladığınızda mı, yoksa toprakta tutup büyümeye başladığında mı oluşmuş olduğu ise belirsizdir.

Sıçramalar, bilimsel bir yaklaşımla nasıl izah edeceğimizi bilemediğimiz mistik olaylar gibi gözüktüğü için, toprak solucanı ve kavak ağacı örnekleri kulağa çok basit gelebilir. Gözlerimizin önünde gerçekleşen, hatta kendi ellerimizle gerçekleştirdiğimiz bu önemsiz olaylar nasıl birer sıçrama örneği olabilir? Bu bizim içerisinde iş yaptığımız kavramsal yapıyla ilgilidir. Biyoloji araştırmaları yapabilmek için birey kavramını kullanmasaydık, toprak solucanını ikiye bölmek bir sıçrama örneği olmazdı. O halde bütün mesele dilsel midir? Hayır, meselenin yalnızca bir yönü dilseldir; çünkü birey kavramını kullanmak, biyoloji için vazgeçilmezdir. Bireylerin olmadığı bir canlılar dünyası bambaşka bir yer olurdu. Dünya gezegeni üzerindeki canlıları anlamak için bireysiz bir kavramsal yapı üretmek pek mümkün gözükmüyor. Birey, sınırlarını belirleyemediğimiz vazgeçilmez bir kavramsa eğer, toprak solucanını ikiye bölmek de komik bir sıçrama örneği olarak kalmaya mahkumdur.

Çok hücreli canlıların eşeyli üremesini gelişim dediğimiz süreç izler. Sperm ve yumurtanın birleşerek oluşturduğu zigot, yavru bireyin ilk hücresidir. Zigotun birbirini izleyen hücre bölünmeleriyle başlayan yeni bedenin şekillenmesi, yani gelişim, erişkin bireyin oluşmasına kadar devam eder. Bu sürecin hangi noktasında yeni bireyin oluşmuş olacağını belirleyen bizim kabulümüzdür. Döllenmiş bir tavuk yumurtasını ele alalım. Kuluçka süresi boyunca zigot bölünmeler geçirir. En sonunda yeterli olgunluğa erişen civciv yumurtayı kırarak dışarı çıkar. Kuşlarda gelişim ana vücudunun dışında gerçekleştiği için yumurtlama hadisesinden itibaren tavuk embriyosu anayla fiziksel bağını koparmış olur. Ama biz yumurta çatlayıp da civciv ortaya çıkana dek onu bir birey sayma eğiliminde değilizdir. Yumurta, çatlamadan önce tavuğun kuluçkaya yatarak oluşturduğu sıcak çevreye ihtiyaç duyar. Dolayısıyla arada fiziksel bağ olmasa da gelişmekte olan yavrunun yaşamaya devam etmek için tavuğa bağımlı olduğu söylenebilir. Fakat aynı şey civciv için de geçerlidir. Civciv de belli bir büyüklüğe erişene kadar beslenme, barınma, korunma vs. gibi pek çok açıdan anaya bağımlılığını devam ettirir. Yani ne fiziksel bağın kopması ne de acziyetten kaynaklanan bağımlılığın sona ermesi, yeni bireyin başlangıç noktasını oluşturacak bir kriter olabilir. Genetik biricikliği önceleyip zigotu birey olarak, gelişimi de hâlihazırda oluşmuş bir bireyin gelişmesi olarak kabul edersek işler daha da karışır. Zigotların da birey kabul edildiği bir popülasyon ekolojisi çalışması yapmaya kalkışsak, en basit verilerimiz bile absürtleşirdi. Bir kümesteki tavuk popülasyonunda yer alan birey sayısını hesap ederken tüm döllenmiş yumurtaları da saymamız gerekirdi.

Memelilerde de durum pek farklı değildir. Bir kedi yavrusu doğana kadar annesine fiziksel olarak bağlıdır. Doğum onu annesinden koparır; ancak yaşamını sürdürebilmek için hala annesinin himayesine bağımlıdır. İnsanlar söz konusu olduğunda birey tanımının sebep olduğu etik ve hukukî problemler gün yüzüne çıkar. Bir insan zigotu veya fetüsü, her insan bireyinin sahip olduğu temel haklara sahip midir? Kürtaj yalnızca kadın bedenini mi ilgilendirir; yoksa fetüsün bireysel haklarından söz edebilir miyiz? Bu konularda genellikle felsefî cevaplar aranmadan hukukî ara formüllere başvurulur. Biz meselenin biyolojiye bakan tarafına odaklanalım; bireyin başlangıç zamanı yine belirsiz kalıyor. Ancak toprak solucanı doğramak sizi tatmin etmediyse eğer, insan örneğini düşünmek hoşunuza gidebilir. Üreme ve gelişim süreçlerinin sonucunda, tam zamanını tayin edemiyor olsak da bir insan bireyi dünyaya gelir. Moleküller birleşerek akıl, vicdan ve irade sahibi bir birey oluşturur. Ne büyük bir sıçrama ama!

Yeni bireylerin oluşumunu bir kenara bırakıp zaten var olan bireylerin sınırlarına baktığımızda yine karşımıza birçok sorun çıkar. Bu bağlamda ele alacağımız sorunlar hep çok hücreli canlılar hakkındadır. Çünkü tek bir hücre aynı zamanda bir bireyi ifade ettiğinde sınır çizmek nispeten kolay bir iştir. Ama çok hücrelilerde birey problemi daha karmaşık bir hal alır.

Bir arada yaşayan hücrelere, hangi şartlar sağlanırsa çok hücreli bağımsız bir birey denebilir? Çok hücreli bir bireyle tek hücreli bireylerden oluşmuş bir koloniyi ayıran nedir? Sözgelimi bir ördeğe neden bağımsız bir bütünselliğe sahip bir birey olarak bakarız da genetik olarak özdeş ve oldukça sıkı örgütlenmiş hücrelerin kolonisi olarak bakmayız?

Genetik olarak özdeş hücrelerden oluşuyor olmak tek bir bireyin parçaları olmak yolunda önemli bir adımdır. Ancak genetik özdeşlik birey olmak için yeterli olmadığı gibi gerekli de değildir. Eşeysiz üreme sonucu oluşan tüm bireyler genetik özdeşliğe sahiptir. Eşeyli üreyen türlerde de istisnai örnekler olan tek yumurta ikizleri genetik olarak özdeştir. Yani laboratuvarda incelediğimiz iki hücrenin genetik yapısının özdeş olması, ikisinin de aynı bireye ait hücreler olduğunu her zaman göstermeyebilir. Genetik özdeşlik aynı bireye ait olmak için yeterli bir özellik değildir. Öbür taraftan, her hücrenin genetik materyali mutasyonların tehdidi altındadır ve bir bireyin tüm hücrelerinin sürekli aynı mutasyonları geçirmesinin imkanı yoktur. Tek bir bireyden alınan farklı hücrelerin farklı mutasyonlar geçirmiş olması ve dolayısıyla genetik olarak özdeş olmaması oldukça muhtemeldir. Yani iki hücrenin aynı bireye ait olduklarını söylemek için genetik yapılarının özdeş olması gerekli de değildir. Bütün bunlarla beraber çok hücreli bir birey bazen farklı bir türün bireyleriyle en az kendi hücreleriyle olduğu kadar sıkı bir ilişki kurar. Buna birlikte yaşam (simbiyozis) denir. İneklerin midesinde yaşayan selüloz sindiren bakteriler, inek için en az kendi hücreleri kadar önemlidir. Fiziksel olarak da inek bireyinin bütünlüğü içerisinde kendilerine yer bulurlar. Genetik olarak tamamen farklı olmalarının yanında kendileri de ayrı bir türe mensuptur. Ancak bir bütün olarak inek düşünüldüğünde onunla ayrılmaz bir bütün oluşturmuşlardır. Bir başka örnek de insan eliyle yapılanlardan gelsin: doku ve organ nakli. Belli bir ana kadar bir bireye ait olan bir organ, artık başka bir bireyin olmuştur. Böylece yine genetik olarak farklı hücreleri bünyesinde taşıyan bir birey oluşmuş olur.

Parçalar arasındaki işlevsel bağımlılık, yine bir bireyde aradığımız özelliklerdendir. Birey bir bütünlüğü ifade ettiği için, parçalar birbirleriyle sıkı bir şekilde organize olmuşlardır. Birisinin eksikliği bir görevi aksatacağı için diğerlerini de etkiler. Ancak canlı türlerine baktığımızda işlevsel bağımlılığın derece derece olduğunu görüyoruz. Bir ördeğin parçaları arasında bulunan işlevsel bağımlılık, örneğin bir çilek bitkisinde yoktur. Ördeğin bir parçasını kesip atsanız bu muhtemelen onun canına mal olur. Ama çilek toprak üzerinde dallarını uzatarak genişler, bazı dalları yere değip tekrar kök salar. Belli bir alana yayılmış bir çileğin dallarını kesip bitkinin farklı bölgelerinin irtibatını koparsanız hiçbir şey olmaz. Her bir parça ayrı ayrı yaşamlarına devam eder. Aslında burada aynı kavak ağacının çelikle üremesine benzer bir üremeden de söz edilebilir. Öte yandan inekle bakterinin birlikte yaşamı, aynı zamanda işlevsel bağımlılığı da örnekler ve bize, iki farklı türün bireylerinin birbirlerine işlevsel olarak bir bireyin parçalarının olduğundan daha çok bağımlı olabileceğini gösterir. Sonuç olarak işlevsel bağımlılık da bireyi tanımlamada işimizi görmez.

Fiziksel bütünlük bir birey olabilmek için vazgeçilmez gibi duruyor. Çünkü fiziksel bütünlüğü olmayan bir birey örneği yok. Rejenerasyonla üremede fiziksel bağın kopmasını yeni bir bireyin miladı olarak algılamamızın sebeplerinden biri de bu. Aynı şekilde gelişim üzerine düşünürken ana bireyden fiziksel kopuşun yavru bireyin başlangıcı olmaya en kuvvetli adaylardan olduğunu görmemiz de bu yüzden. Ancak birlikte yaşam yine işi bozup fiziksel bütünlüğün birey olmaya yetmeyeceğini gözler önüne seriyor. Simbiyotik bakteriler ineğin fiziksel bütünlüğünün bir parçasıdır.

Ana bakterilerin esrarengiz yok oluşuna değinirken adı geçen zamansal süreklilik meselesi de oldukça kritik. Tarihsel bir varlık olarak birey, ilk canlının oluşumundan bu yana canlılık bayrağını zamanın belirli bir aralığında taşımış olan bir neferdir. Bu bayrak yarışındaki bayrak teslim noktalarına yakından baktığımızda yine belirsizlikle karşılaşırız. Onun için bir bireyin tam olarak hangi zaman aralığında sahnede olduğunu tayin edemeyiz. Üreme hakkında verdiğimiz örnekler bu meseleyle ilişkili; çünkü üreme olayı bayrak teslim noktalarını ifade ediyor. Organ nakli örneği ise bir tür zamansal yatay geçiş olarak alınabilir. Bir bireyin kısmî bir canlılık muhteva eden organı, bir başka bireye aktarılıyor. Nakli yapılan organ, bir zamansal birimden bir başkasına geçmiş oluyor. Böylece bazı canlı parçalarının birden fazla bireyde bulunma imkanını görmüş oluyoruz. Ana bakterinin üreme esnasında yok olması, klasik bayrak yarışındaki bayrak teslimine benzer. Bir birey elindeki bayrağı bir başka bireye aktarır ve tarih sahnesinden silinir. Ancak genellikle bayrak teslimi yeni bir bayrağın üretilmesiyle gerçekleşir; yeni bayrak da eski bayrak da yollarına ayrı ayrı devam ederler. Ölüm ise bayrağın hiçbir bireye aktarılmadan yere düşmesini ifade eder.

Tek hücreli kolonileriyle çok hücreli bireylerin benzerliği üzerinden bazı birey olanların aslında birey sayılmayabileceğini (birey değil de koloni olabileceklerini) ima etmiştik. Tersinden bazı birey olmayanların da birey sayılabileceği söylenebilir. Bazı çok hücreli kolonileri o kadar sıkı örgütlenmişlerdir ki adeta tek bir birey gibi hareket ederler. Karınca kolonileri bunun tipik bir örneğidir. Bir karıncanın neredeyse hiçbir özel hayatı yoktur, tüm hayatı koloniye hizmet etmekle geçer. Hatta karınca kolonilerinin üremesinden bile bahsedilebilir. Bireyler için sıralanabilecek niteliklerin çoğu karınca kolonileri için de geçerlidir. Karınca kolonilerine bazen süper-organizma denmesi de bu yüzdendir. Ancak koloniler birey olma yolunda fiziksel bütünlük engeline takılır. Tabi fiziksel bütünlük meselesini birey olmanın şartı kabul edersek.

Genetik özdeşlik, işlevsel bağımlılık, fiziksel bütünlük ve zamansal süreklilik gibi özelliklerden hiçbirisi tek başına bize bireyliğin ne olduğunu söyleyemediği gibi, bu özelliklerin bazılarını (veya tamamını) bir araya getirerek oluşturacağımız herhangi bir kombinasyon da bireyin tanımını veremez. Her zaman sınır hatlarında istisnalar bulunur. Durumu belirsiz kalan sınır-varlıkları, birey kavramı söz konusu olduğunda da karşımıza çıkar. Tanımlama çabalarımız belirsizliği gideremez. Tüm canlılar için uygulanabilecek efrâdını câmi ağyârını mâni bir birey tanımı yoktur.

Öyleyse tanımlayamadığımız, dolayısıyla mahiyetini bilemediğimiz birey kavramının kullanım dışı kalması gerekmez mi? Hayır gerekmez. Çünkü bireylerin var olmadığını söylemek gülünç olacaktır. Canlılar dünyası birey olduğunda şüphe bulunmayan nesnelerle doludur. Birey kavramı, biyoloji yapmak için çok kullanışlı olmasının ötesinde vazgeçilmezdir de. Bireylerin gerçekliği bizi bu kavramı kullanmaya mecbur kılar. Yani bireylik, sınırlarını çizemediğimiz ama gerçekten var olan bir niteliktir. Bireyler ne idiği belirsiz varlıklardır; belki de diğer tüm varlıklar gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir