Canlı mı cansız mı (kimi zaman “tutmaca” diye de anılır), ailecek vakit geçirilen bir akşamüstü oynamayı en çok sevdiğim oyunlardandır. Bir kişi aklından herhangi bir nesne tutar ve diğer oyuncular da ona iki uçlu evet-hayır soruları yönelterek bu nesne hakkında bilgi toplamaya başlarlar. Verilen cevapları güzelce değerlendirip doğru bir tahmin yapan ve tutulan nesneyi bulan kimse bir sonraki elde nesneyi tutan kişi olur, bu sefer soruları yanıtlayacak oyuncu kendisidir. Kural olarak her elin ilk sorusu “canlı mı cansız mı” olmak zorundadır ve bunun ardından gelecek soruların tümü de evet-hayır sorusu niteliğinde olmalıdır. Aklından nesneyi tutan oyuncunun sorular hakkında yorum yapması yasaktır. Tek yapabileceği şey soruları (elbette hangisi doğru cevap ise) “evet” veya “hayır” diye cevaplamaktır. Ancak bazı durumlarda bu basit kuralı işletmek imkansızlaşabilir. Uygun bir nesne tutulmuştur ve oyunun formatına uygun bir soru sorulmuştur; fakat doğru cevap “evet” veya “hayır” seçeneklerinden ikisi de değildir. Soru hakkında yorum yapmak kaçınılmaz bir hal alır ve zaruri olarak oyunun biricik kuralı esnetilir. Üstelik bu istisnai duruma hiç de az rastlanmaz. Peki söz konusu çıkmaz oyunun daha ilk sorusunda karşımıza çıksaydı o zaman ne yapardık?

Canlı denilen şeyin gerçekte neye tekabül ettiğini düşünürken, tartışmanın nerelerde düğümlendiğini netleştirmemiz gerekiyor. Zira tek bir kavramı konuşurken birden fazla düğümü çözmek gerekebilir. Sorularımızın bilincinde olmak cevaplara ulaşmayı kolaylaştırır. Bu minvalde birbirleriyle bağlantılı olmak üzere -en az- üç ayrı kritik nokta olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, nesneleri sınıflandırmak için bir “canlı” tanımına ve böylece bir canlı-cansız ayrım noktasına ihtiyacımız var: Hangi nesneler canlıdır, hangileri cansız? İkincisi, cansız değil de canlı olduğuna bir şekilde karar verilmiş bir nesneyi canlı yapan şeyin ne olduğunu sormak gerekiyor: Canlılık nedir? Son olarak da zamansal anlamda canlılığın başı ve sonu üzerine eğilmek gerekiyor: İlk canlı nasıl oluştu ve canlılar hayatlarını nasıl kaybeder?

Canlılığın ne olduğuna dair tarihte farklı açıklamalar öne sürülmüş. Ama yakın zamana kadar canlıları cansızlardan ayırma ihtiyacı hisseden pek olmamış. Çünkü çıplak gözle doğaya bakıldığında bu konuda tereddüt oluşturacak bir durum yoktur. Hepimizin büyümelerine, çoğalmalarına, hareket etmelerine şahit olduğumuz; taştan, topraktan, sudan bariz şekilde farklı olan bitkiler ve hayvanlar canlılardır işte. Bir de insanlar var tabi. Kimler oldukları ortada olan bu canlılar için, aralarında nüanslar olsa da canlıyı canlı yapan fiziksel olmayan bir töz bulunduğu konusunda ortaklaşan birçok açıklama önerilmiş. Örneğin Aristoteles bitkisel, hayvansal ve rasyonel olmak üzere üç ayrı ruhtan bahsediyor. Kimileri ise ruh yerine farklı kavramlar kullanmış. Canlıları özsel olarak cansızlardan farklı bir yere koyan bu görüşlerin tamamı dirimselcilik (vitalizm) çatısı altında toplanır. Aydınlanmaya kadar aksini iddia edene de rastlanmaz. Bu dönemde materyalist açıklamaların öne çıkmasıyla fizikselci yaklaşım giderek yaygınlaşıyor. Günümüzde (en azından biyologlar arasında) dirimselciliğe rastlamak mümkün değildir. Fizikselciliğe göre her şey fizikseldir, ikinci bir töz yoktur. Varlık teorisinde fizikselci olmayıp canlılığı açıklarken tamamen mekanikçi bir görüşü benimseyen Descartes’ı es geçmemek lazım. Bizim için şu an önemli olan ise tabi ki canlılığın nasıl tanımlanıyor olduğu, varlık teorisi değil. Fizikselci yaklaşım canlıları makinelere benzetir. Canlılık, moleküllerin birbirleriyle sistematik bir etkileşim içerisinde olmasının sağladığı bir fonksiyondur. Dolayısıyla cansızlarla canlılar arasında temel bir ayrım yoktur, tüm mesele bir adlandırma problemine indirgenmiştir. Nesneler arasından birtakım özelliklere sahip olanlara canlı diyoruz, daha öte bir açıklama gerekli değildir. Canlılar dünyasının açıklanmasında fizik biliminin yeterli olmaması teknik yetersizliklere ve bilgi eksikliğine bağlanır. Eninde sonunda fiziğin tüm bilimsel alanı kapsayacağı savunulur. Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan diğer bir görüş de organikçilik (bütüncülük) olarak bilinir. Organikçiler fiziksel olmayan bir tözün varlığını kabul etmez; ancak canlılığı açıklamada fizikselcilere yönelttikleri önemli eleştiriler vardır. Onlara göre canlıların temel özellikleri fiziksel bileşimlerinden ziyade organizasyonlarıyla ilişkilidir. Canlıların yapısında bulunan maddeleri tespit edip aralarındaki fizikokimyasal etkileşimleri ortaya koymak bir bütün olarak canlıyı açıklamaya yetmez. Bir canlı, parçalarına bakılarak nitelikleri anlaşılamayacak bütünsel bir organizasyondur. Burada söz konusu olan fiziğin yetersizliği değildir; canlılık bir sıçramayı ifade eder ve bu yeni düzeyi incelemek için müstakil bir disipline ihtiyaç vardır.

İkinci sorumuza odaklanan kuramların hiçbirinde canlı-cansız ayrımı konuya doğrudan dahil olmaz. İlk bakışta iki soru fazlasıyla benzeşmesine rağmen durum böyledir. Nihayetinde canlıyı cansızdan ayırt etmek için bir canlılık (veya canlı) tanımına ihtiyaç duyarız, elimizde herhangi bir tanım varsa bu bize yeterli olmalıdır. Ancak işler her zaman bu şekilde yürümeyebilir. Belirttiğimiz gibi, canlı olup olmadığı müphem olan nesneler gündemimize çok yakın bir tarihte girmiştir. Haliyle canlılık üzerine yazıp çizenlerin çoğu böyle bir konuyla yüzleşmek durumunda kalmamıştır. Bu hem araştırma yaptığımız ölçekle hem de araftakilerin oldukça küçük bir grup olmasıyla alakalıdır. Tartışma yaratan bu küçük grubun en önemli üyeleri virüslerdir. En basit anlamdaki bir metabolizmaya bile sahip olmayan virüsler, başka canlıların hücrelerinin kurulu düzenlerini kullanarak kendilerini çoğaltma özelliğine sahiplerdir. Kendi kalıtsal maddeleri vardır ve evrimsel değişime tabidirler. Canlıların temel özellikleri olarak sıralanan maddelerin yalnızca bir kısmına sahiptirler. Canlı-cansız sınırında konumlandırılabilecek nesneler virüslerle de sınırlı değildir. Viroidler konak hücre enzimlerini kullanarak kendilerini eşleyebilen RNA zincirleridir. Prionlar ise proteinlerin yapısını bozarak çoğalan yanlış katlanmış bazı bulaşıcı proteinlerdir. Her ikisi de organizmalarda hastalıklara yol açabilir. Mikroskobik ölçekte büyüklüğe sahip olan bu örnekler keşfedilmeden önce canlılarla cansızlar arasına sınır çizmek gibi bir sorunsalın ortaya çıkmamış olması çok doğal. Ayrıca bu sınır-varlıkları doğada çok daha fazla sayıda ve çeşitte olsaydı, o zaman birinci sorumuzun daha önemli bir yeri olurdu. Cansızlarla başlayıp canlılara doğru uzanan bir spektrum çizseydik, iki uçtaki oldukça yüksek siyah ve beyaz pikler ile bunların arasındaki belli belirsiz gri alandan oluşurdu. O kadar ki yeterince yakından bakmadan griliği fark edemezdiniz.

Virüsler yaşamsal özü barındırır mı sorusu, bir dirimselci için ne kadar önemli olurdu bilemiyorum. Fiziksel karşılığı olmayan bir şeyin olmasıyla olmaması arasında (en azından fizik dünyada) hiçbir fark yoktur. Bir dirimselci için canlı-cansız sınırını çizmek metafizik bir meseledir. Fizikselci için ise bu dilsel bir sorun olmaktan öteye geçmez. Virüsleri canlı veya cansız olarak adlandırmanın pratik bir değeri yoktur. Çünkü canlı kavramının kendisi bile asli bir kategoriyi ifade etmez. Öte yandan organikçiler canlı-cansız ayrımını ciddiyetle ele almak durumundadır. Ortaya çıkma kavramına başvururlar. Belli moleküller belli bir organizasyonla birleştiğinde yeni bir nitelik ortaya çıkar: canlılık.

Zamansal eşiklere baktığımızda dirimselcilik yine metafiziğe başvurmak durumundadır. İlk canlıyı yaratan da canlıları öldüren de metafizik bir dokunuştur. Fizikselciye göre birtakım niteliklere sahip olan nesnelere canlı deriz. İnorganik maddelerden organik maddelerin, sonra daha kompleks organik maddelerin, ardından bunların arasındaki ilişkilerin ve nihayet bağımsız bir metabolizmaya sahip ilk canlının tedricen meydana gelmesi pekala düşünülebilir. Canlıların ortak nitelikleri bu süreç içerisinde adım adım oluşabilir. Tam olarak hangi adımdan sonra canlıyla karşı karşıya olduğumuz sorusu önemsizdir; çünkü herhangi bir sıçrama vuku bulmaz. Canlıların ortak niteliklerinin neler olduğu hususunda ise bir uzlaşma söz konusu değildir. Herkesin ayrı bir listesi vardır. Listeler arasında kesişen maddelerin yanı sıra farklılaşan maddeler de mevcuttur. Ölüm anında da temelde gerçekleşen bu niteliklerin kaybedilmesidir.

Genelde, canlılığın başlangıcı üzerine konuşmak, yaklaşık dört milyar yıl önce gerçekleşmiş olaylar üzerine spekülasyonlar yapmaktan ibarettir. Ölümün ne olduğu ve tam olarak ne zaman gerçekleştiği ise daha çok etik ve hukuk bağlamlarında önem kazanan bir husustur. Onun için bu konulara canlılığın tanımına temas ettikleri noktalar dışında değinmeyeceğiz. Aslında oldukça mühim meseleleri etkiliyorlar ama tüm bunlar bizim yazımızın sınırlarını aşıyor.

Ortaya çıkma konusuna gelince, mevzunun kilit noktasının burası olduğu kanaatindeyim. Canlılığı ortaya çıkan bir nitelik olarak ele alan organikçilerin, bahsedilen organizasyonla tam olarak neyin ortaya çıktığını açıklamaları gerekir. Sıçrama hangi aşamada gerçekleşir? Bu sorunun cevabı ilk canlı ile ölüm hususlarında çok önemli bir yere sahiptir. Canlılığın ne olduğu, neden canlıları inceleyen müstakil bir disipline ihtiyaç duyulduğu da yine burayla ilişkilidir. Ayrıca virüslerin statüsü de bu cevaba bağlıdır.

Bütüne anlamını veren şey ortaya çıkan niteliklerdir. Parçalar öyle bir şekilde birleşir ki, bütünleşme öncesinde öngörülemeyecek nitelikler ortaya çıkar. Bütün, parçaların toplamından daha fazla bir şeyi ifade eder. Bu aynı zamanda indirgemeciliğe karşı bir yaklaşımdır. Bir bütünün özelliklerini, onu paramparça edip bileşenlerini inceleyerek anlayamazsınız. Tüm parçalar bir arada iken gözümüzün önünde olan bütünün eşsiz nitelikleri, indirgemeci bir analiz faaliyeti icra edildiğinde yok olup gider. Konu canlılar olduğunda, bütünleşme sırasında ortaya çıkan niteliklere birçok düzeyde ve birçok bağlamda rastlarız. Hiyerarşik bir düzen içinde moleküller, hücreler, dokular, organlar, organizmalar, popülasyonlar, türler, ekosistemler ve nihayet biyosfer, kendilerini özel olarak ele alınması gereken ayrı düzeyler olarak bize sunar. Daha yakından bakılırsa birçok başka düzeyden de söz edilebilir. Bu organizasyon şeması, yukarı doğru çıkan düz bir yokuş olarak değil, basamaklarla yükselen bir merdiven olarak ifade edilebilir. Her basamak niteliksel bir sıçramayı simgeler. Biyolojinin alt dallarının birçoğu da bu farklı düzeyler üzerinden kendilerini tanımlar. Nasıl canlılık sıçraması için biyolojinin temellerinden bahsetmek icap ediyorsa, her bir düzey için de nispeten daha küçük sıçramalarla doğan alt-disiplinler gündeme geliyor.

Yeni bir niteliğin ortaya çıkmasında, en az parçaların organizasyon usulü kadar önemli olan bir başka husus da karmaşıklığın artmasıdır. Diğer tüm değişkenler bir yana, karmaşıklığın artması tek başına sıçramaların gerçekleşmesine katkıda bulunur. Bu ilk bakışta pek makul gelmeyebilir fakat vaziyet bu şekilde gözükmektedir. Bir sistemin karmaşıklığının artması onu artık farklı bir düzeyde ele almamız gerekliliğini doğurabilir. Bu noktada fizikteki ölçek sorunuyla bir benzerlik kurulabilir. İnsanların yaşadığı orta ölçekte harika işler başaran klasik mekanik, atomlar dünyasına indiğinizde çalışmamaktadır. Tuhaf ama öyle.

Ortaya çıkma kavramı karşımıza yalnızca canlılardan bahsediyorken de çıkmaz. Cansızlar dünyasında da önemli bir yeri vardır. İki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşerek su molekülünü oluşturduğunda karşımıza bambaşka bir madde çıkar. Hidrojen ve oksijenin niteliklerini istediğiniz kadar inceleyin, su molekülünün özelliklerine dair doyurucu bir açıklama bulamazsınız.

Şeyler arasına sınır çizen kavramların hepsinde, en basitinden dilsel olarak belirli bir mananın etrafına çitler örmek suretiyle yeni bir bağımsız alan oluşturma anlamında dahi olsa bir tür sıçramadan söz edilebilir. Fiziksel anlamdaki ortaya çıkma elbette “daha gerçek” bir olguya işaret eder. Ancak gördüğümüz gibi bu kadar ayrık gözüken iki tür sınır çizme, aynı kavramdan bahsederken farklı yorumlar olarak karşımıza çıkabiliyor. Organikçiler gerçekten canlılık diye bir niteliğin var olduğunu savunurken fizikselciler canlılığı dilsel bir sınır olarak ele alır. Sıçramaların doğası, her manada, sınır çizen kavramlar için kritiktir. Canlı mı cansız mı oynarken neden sık sık bazı evet-hayır sorularına uymayan nesnelerle karşılaşırız? Çünkü çizilen sınırlar bazen o kadar keskin olamayabiliyor. Peki acaba sınırlar hiç yeterince keskin olabiliyor mu? Canlı olmak gibi manası fazlasıyla aşikar gibi gözüken bir kavramın bile yeterli keskinlikte bir sınır çizemediğini gördük. Dirimselciler ne olduklarını asla doyurucu bir şekilde açıklayamadıkları metafizik bir varlık olarak “can”dan ve bu cana sahip olan veya olmayan nesnelerden söz ediyor. Fizikselcilerin canlılığı dilsel bir probleme indirgemesi sınırları sevmediklerinden değil, kendilerine maddenin ne olduğunu sorsanız alacağımız cevaptan tatmin olup olmayacağımız meçhul. Organikçi bakış açısı ise ortaya çıkmanın hangi anda ve nasıl gerçekleştiğini açıklayabilecek kuvvette değil. O zaman daha ileri giderek sormalı değil mi: Keskin olmayan sınıra sınır mı denir?

Kabaca baktığımızda düzgünce sınırlarla bölünmüş bir dünya gözüküyor bize. Fakat sınırları yakından incelemeye yeltendiğimizde işler karışıyor. Burada muhtemelen hakikatin yapısının yanında bizim bakışımız da etkili. Beynimizin çalışma şekli bizi belli kalıplarla düşünmeye sevk ediyor. Klasik mantığın temel ilkelerinde özlü bir şekilde ifadesini bulan düşünme usulümüz, sınır çizen kavramların ötesine geçmemizi zorlaştırıyor. Canlı canlıdır, canlı olmayan değildir. Bir nesne ya canlıdır ya da cansız; üçüncü bir seçenek yoktur.

Öbür yandan sınırların hakikatte asla yer almadığını, sıçrama diye bir şeyin düşünülemeyeceğini öne sürmek, bana kalırsa fazla cüretkar bir tavır olur. Uzaktan var gibi gözüken bu sıçramaların (gerçekte yoklarsa bile) neden var gibi gözüktüğü üzerine eğilmek lazım. Zira birçok nesnenin çoğu özelliği açısından evet-hayır sorularının net cevapları vardır. Muğlaklıklar sınır-varlıklara dokunduğumuzda gündeme gelen yaygın görülen istisnalardır. Yaygın görülürler, çünkü her sınırın kendi sınır-varlıkları vardır. İstisnaidirler, çünkü tek bir kavram bağlamında düşünüldüğünde çok az sayıda mevcutturlar. Canlı-cansız spektrumu örneğinde belirttiğimiz gibi, kavramların iki ucu kalabalıktır; sınırın geçtiği iddia edilen bölge ise epey ıssızdır. Sınır bölgeleri hiçbir şeyin bulunmadığı uçurumlar değil, az şeyin bulunduğu düzlük tenha alanlardır. Onun için bir yandan sınırlar varmış gibi davranırken bir yandan da aslında onlara sınır denilemeyeceğinin bilincinde olmak durumundayız.

Böylece mesele çözülmüş oluyor mu; elbette hayır. Belki bir tür çözüm için ilk adımın atıldığı söylenebilir yalnızca. İzah etmeye çalıştığımız keskin sınırlara sahip olmadan kavramlara mana yüklenebilen alanın nasıl bir temel üzerinde ve nasıl inşa edilmesi gerektiği hakkında daha çok yol kat etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu mesele üzerine çalışırken aslında beynimizin işleyişiyle ilgili bilgimizi mi artırmış oluyoruz, yoksa hakikat anlayışımızı mı derinleştiriyoruz? Yine dikkatlerden kaçmaması gereken bir muamma. Bütün bunlarla beraber, kavramlara bakışımız bu yönde değişecek olsa pratikte ne gibi faydalar elde etmiş olacağımızı sormak da hayli mühim.

Virüslerin canlı mı cansız mı olduğunu inanın ben de bilmiyorum. Ancak ikisinin arasında bir yerlerde kalsalar da bize zararları dokunmayacağına dair bir önsezim var. Onun için size önerim, mesele vuzuha erip ortalık sakinleşene dek canlı mı cansız mı oynarken virüsleri tutmamanızdır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir