Günün son cılız ışıkları uçağın ufak pencerelerinden içeri giriyordu.

Rabbim dedi, şu dağlar, şu karlar ve onlardan ayrıştıramadığım bulutlar ve bu sonsuz gökyüzü, ebediyete açılan bir yol mudur? Bu yolculuğun başı gibi sonu da hep yol yorgunluğu mudur? Aslolan yol mudur, yolcu mudur, yoldaşlık mıdır, yolculuk mudur?

Gün hiç batmıyordu sanki, ışık gittikçe cılızlaşıyordu ama yitip gitmiyordu. Rabbim dedi sahibine, yoksa bu bir umut mudur?

Yenil bir daha yenil,

Kaybet bir daha kaybet,

Mağlubiyet üstüne mağlubiyet…

Müslüman yeise düşmezdi, düşmeyecekti işte, direnecekti, sürünse de yüksünmeyecekti. Çünkü böyle söz vermişti. Hali kalmamıştı ama, ne sabrı ne mecali… Kime, neye, neden, nasıl söz vermişti ki?!

Güneş ışığının yitip gitmemesi gibiydi direnişi, artık vakti gelmiş geçmişti ama dünya sahnesinden silinmiyordu ışığı, sesi, nefesi. Gittikçe sabitleşiyordu sanki güneşin varoluşu. Sonra hissetti, gündüze and olsun ki hep gündüz olmayacaktı, gece de yol bulacaktı döngüde bir şekilde. Doğanın kanunuydu bu. Sıfır varsa bir vardı, ak varsa kara, mutluluk varsa hüzün de doldurmalıydı köşelerimizi,  ümitvar olmak kadar ümitsizliği tatmak da insaniydi. Çünkü insan zıtlıklarıyla var olabilirdi, yenilgiyi bilmesek başarmanın anlamı kalır mıydı? Yaşam ışığı sönmese yaşananın değerini kavrar mıydı insan? Birini kaybetmese, zirveden düşmese, karanlığı görmese, insanlar yüz çevirmese, içi sıkılmasa feraha ermeyi düşler miydi? Yüreğine inşirah salınsın ister miydi rahatı bozulmasa?

Sonra birkaç sahne daha canlandı zihninde, güruhun sözleri kulaklarında:

‘Müslüman depresyona girmez. Ağlama kızım, ağlamak ağlamak getirir. Üzülür merhum, isyan etme.’

Normalleştirmekten uzak kavramlar bedenini, ruhunu daha da hasta yaptı. O zaman bu kendine yakıştırılamayan, kabullenilemeyen haller içine doğru aktı da aktı, irin oldu, yara açtı, kabuk bağladı, volkan taştı, süveyda büyüdü ve çıkmaz sokakları arttı. Oysa dolduğu gibi boşalabilseydi, buna izin verilseydi, içine atıp, gönlünde tutmasaydı matemini elbet daha kolay olacaktı kabullenmesi, idrak etmesi. Sonra sessizce mırıldandı:

Dostum dostum güzel dostum 

Bu ne beter çizgidir bu 

Bu ne çıldırtan denge 

Yaprak döker bir yanımız

Bir yanımız bahar bahçe’

Yaşadıkları, sineye çektikleri gözünün önünden geçti de geçti. Tekrar uzandı gözleri pencerenin açık boşluğuna, gün batmış, geceye yol yapmış, Ayetullah’a uymuştu işte. Denge… Uyum… Yaşam ve Ölüm… Yitim ve Kalım… Başım ve Sonum… Geçmişim ve Geleceğim…

Yutkundu, ellerini yana salıverdi, hafifçe gülümsedi ve besmele çekti:

‘Kuşluk vaktine, karanlık çöküp bulduğu zaman geceye andolsun ki! Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Elbette senin sonraki hayatın, evvelinkinden daha hayırlı olacaktır. Elbette (Rabbin) nimetlerini verecek, sen de hoşnut olacaksın… ‘(Duha 1-5)

Kısık sesle ‘Amenna’ dedi…

İrem Nur Kaya

“Umuda Yolculuk” üzerine 2 düşünce var.

  1. Lütfun da hoş, kahrın da… deyip inadına yaşamaya ve Ümit etmeye devam.
    Tebrikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir