“Bu (Kur’an)dan önce, kitap verdiklerimiz buna inanmaktadırlar. Onlara okunduğu zaman ‘Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden olan bir haktır, şüphesiz biz bundan önce de Müslümanlar idik’ derler”

(Kasas: 52-53)

 

İnsan nedir, toplum nedir ve tarih nedir soruları iç içe geçmiş sorulardır ve kendimizi – çağı anlamak için bir tarih algısına sahip olmamız gerekir. Öyleyse tarih nasıl akar, temel dinamikleri nelerdir… Örneğin Marx’a göre sınıf çatışması tarihin temel kurucu dinamiğidir ve ileri yönlü bir hareketi vardır. İbn Haldun gibi kimileri ise tarihi döngüsel bir mekanizma içerisinde görürler.

Peki Allah ve İnsan-Toplum ilişkisi bağlamından baktığımızda ve Kur’an merkezli bir okuma ile İnsan-Toplum-Tarih’i nasıl algılayabiliriz? Böylesi bir soruşturmanın dünya algımızı ve siyasal pratiklerimizi de içeren bir dizi alanda köklü değişikliklere sebep olabileceğini savunuyorum. İhtiyacımız olan temel bilgi kaynağının ise Kur’an ve onun hayat yardımıyla tefsirinde görüyorum.

Bu savlamamın girizgahı olarak Kur’an ve bugünün ilişkisine dair kısa bir şeyler söylemek gerekiyor şüphesiz. Başlı başına bir tartışma alanı olarak günümüzdeki temel iki Kur’an okuma biçimini hatırlayalım; evrenselcilik ve tarihselcilik.

Bilineceği üzere evrenselcilik Kur’an’ı doğrudan bugüne iniyormuşçasına ele alırken ve modern bireyi Kur’an’ın doğrudan muhatabı kılarken; tarihselci okuma, ilahi metni ilk muhataplarının nasıl anladığı üzerine odaklanan bir araştırma ile bugüne mesajın özünü taşıma gayretinde. İbrem temelde evrenselci yöne kaysa da Kur’an’ı anlamanın tek bir yönteme indirgenmesinin son tahlilde yozlaşma doğuracağına inanıyorum. Konumuzun ise bu iki bakış açısı arasındaki gerilimin verimli bir tarafına dokunduğunu düşünüyorum. Zira bu iki bakış açısı da bugün Müslümanlığı yaşayabilmek gayretinde. Daha da önemlisi evrensel ( varlığın tamamını kul kabul eden) bakışlar sunuyorlar. Kimliklerin veya görünümlerin değil, eyleyişlerin ve anlamın peşinde koşuyorlar. İşte bizim tartışmamız da tam bu bağlamda… Ancak şimdilik tarihselcilik ve evrenselcilik ilişkisine tartışmamız bağlamında daha fazla girmeyecek, bu küçük değini ile yetineceğim. Tartışma olgunlaştıkça bu bağlam daha fazla belirecektir.

Tarih meselesine geri dönelim. Savlamam basit. İnsanlık tarihinin üç farklı aşamadan oluştuğu kanaatindeyim. Bu aşamalar ilerleyici veya hatta döngüsel olarak değerlendirilirse yanlış anlaşılır. Daha çok Allah ve Toplum/Tarih ilişkisine göre üç farklı düzlemden bahsediyoruz. Söz konusu insan ve imtihan olduğu için de birbirlerine üstünlükleri olduğunu iddia edemeyiz. Yalnızca farklı durumlar olarak kodlanmalılar. Bu üç dönem; Ümmilik Dönemi, Ehl-i Kitab Dönemi ve Peygamberli Dönem.

  • Ümmilik Dönemi

Ümmilik konusunda bir tartışma zaten mevcut. Ancak kelimenin Kur’an’da mesaj ulaşmamış insanlara referansla kullanıldığı çok açık. Bu mesaj ulaşmamışlık hali, herhangi bir şekilde bir ilahi kitap’tan haberdar olup-olmama’nın ötesinde, kültürel/toplumsal olarak bir ilahi kitap geleneğinin içerisinde olmamak durumunu ifade ediyor. Hatta böyle bir geleneğin içinde olsalar dahi kitapla ilgisiz kişiler için de aynı ifade kullanılabiliyor (Bakara: 78). Yani Hz. Muhammed’in vahyden önce içinde bulunduğu hal böyle tarif edilebilir, nitekim Kur’an’da aynen böyle ediliyor ( Cuma: 2, Araf: 157) . Mekke civarında çeşitli Hristiyanların bulunduğunu, yani son ilahi kitap- “din” den bir şekilde haberdar olduğunu da biliyoruz. Hatta hanif Hristiyanlarla çeşitli irtibatların mümkün olduğunu da geleneksel anlatılardan duyuyoruz (ör: Varaka b. Nevfel, Rahip Bahira). Ancak Hz. Muhammed netice itibariyle bir kitap geleneğinin içerisine doğmamıştı. Yani Allah’ın insanlığa sunduğu rehberlik yolunun, bozulmuş dahi olsa içinde değildi. İşte bu duruma Ümmilik diyoruz. (İlahi ) Kitap nedir bilmemek hali. O zaman bir de kitap nedir bilmek hali var; Ehli Kitaplık/ Utu’l kitap olmak.

  • Ehli Kitap Dönemi

Bu dönem bir peygamberi takip eden süreci ifade ediyor. Aslında eksik bir ifade bu. Biraz daha kapsamlısı, yukarıda belirttiğimiz gibi; ilahi kitap geleneğine sahip olmak denilebilir. Zira peygamberi takip eden yeni bir peygamberlik ve bu peygamberliğin reddi o topluluğu ehli kitap olmaktan çıkartmıyor. Önemli olan Hıristiyan, Yahudi, “Müslüman” veya bir benzeri ifade ile ilahi kitap geleneği çizgisine kültürel aidiyet. İşte bu ehli kitap döneminin yaşandığına işaret.

Kitap verilen toplulukların özellikleri olarak da şunlar sıralanmaktadır; tefrikaya düşmüşlerdir (En’am: 159); iyilikleri on katı ile kötülükleri misli ile karşılık bulacaktır (En’am: 160), onların içinde de Müslümanlar vardır ve kendilerine mesaj tebliğ edilince “biz zaten Müslümanlardandık” derler (Kasas: 52-53); kitapta tahrifat yaparlar (Ali İmran: 71); kimisi emaneti korur, kimisi güvenilir değildir ( Ali İmran: 75); kimisi dosdoğrudur, geceleri Allah’a secde eder, iyiliği öğütler kötülükten men ederler ( Ali İmran: 113-114)… Kısaca imtihan olan insana ait her özellik ehli kitap içerisinde mevcut…

Ufak bir not olarak şunu da düşelim; Kur’an’da benzeri bir anlamda Utu’l kitab (kitap verilenler) ibaresi de yer alıyor. Bir görüşe göre bu daha genel bir ifade. Yani ehli kitap, kitap konusunda uzman bilgisi olanlar iken, utu’l kitap ise genel olarak o topluluğu ifade ediyor. Bizim tartışmamız bağlamında ise burada ortaya çıkan ikilik kullanışlı bir karışıklık sağlıyor: kitap dönemi olarak tabir ettiğimiz dönem hem içerisinde ümmileri (kitaplı bir toplum olduğu halde kitaptan habersiz olanları) hem de ehli kitabı (kitap ile ilgili olanları) kapsıyor.

Bu notla beraber, konuşabilme imkanımızı genişletmesi sebebiyle bu döneme ehli kitap dönemi demeyi ve bu ifade ile kitap geleneğine sahip bir toplum içinde bulunmayı kastetmeyi yeğliyorum.

Bir de bu iki dönemi birbirinden ayıran, ümmilik dönemini kesip ehli kitaplığı başlatan bir dönem daha var. İlla ki ümmiliği ortadan kaldırmak zorunda değil elbette bu dönem; iki ehli kitap geleneği arasında bir geçiş de olabilir veya bir ehli kitaplık dönemine kısa bir es vermeyi de ifade edebilir. Peygamberlik döneminden bahsediyorum.

  • Peygamberlik Dönemi

Adından da anlaşılacağı üzere bir peygamberin geldiği dönemi kastediyorum. Kitap ile veya kitapsız olabilir. Ancak önemli olan Müslümanlar ve Kafirler arasındaki ayrımın netleşmesi. Bu netleşme Allah’ın özel olarak görevlendirdiği bir mesaj taşıyıcı ve onun mücadelesi ile gerçekleşiyor. Kur’an’ın ise büyük bir kısmı bu kulların hikayeleri-kıssalarıyla dolu. Bu dönemin ümmilikten ayırt edici en önemli vasfı haberdar ediyor oluşu. Ehli kitap ile temel farkı ise safları netleştirmesi. Aslında bu safları belirleme durumu ümmilik için de geçerli. Bir peygamber doğrudan ilahi yönlendirme ile bir kavme gelir ve çağrısı akis bulmak zorundadır. Çok istisnai bir halden bahsediyoruz. İnsanlık tarihine yön verici, kısa süreli vakitler bunlar. İnsanlık tarihi içerisinde az, istisnai; ancak yoğun, örneklik teşkil edici periyotlar… Belirsizliğin ortadan kalktığı, “kimlikler”in gerçek anlamına kavuştuğu bu zamanlar aynı zamanda Kitap için de yeterli idealleştirmeyi sağlıyorlar. Bu dönemler üzerinden oluşan ideal tipler, takip eden ehli kitap için, kitap üzerinden sunulmuş oluyor.

Bir başka deyişle tüm bu dönemlendirme hikayesi aslında dinin temel iki kavramının görünüm biçimleri ile Allah’ın yeryüzüne temel müdahalelerinden biri olan mesaj gönderilmesinin ilişkisi üzerine kurulu: Müslümanlık ve Kafirlik. Bu iki kavrama takip eden yazımda değinmeyi düşünüyorum. Ancak kısaca şunu diyebiliriz; peygamberlik dönemi sayesinde ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiği üzerine fikir sahibi olacağımız Müslüman ve Kafir tiplerinin ne olduğunu öğreniyoruz. Daha doğrusu kuvvetli ipuçlarına sahip oluyoruz.

Bugün Hangi Dönemi Yaşıyoruz?

Bu aslında sıklıkla sorulan ve daha çok Mekke ve Medine dönemleri üzerinden cevaplar aranan bir sorudur. Mekke dönemi imanın oturması, ahlak vb konular çerçevesinde anlaşılırken Medine dönemi siyasi iktidar, şeriat, hukuk konuları ile düşünülür. Aslında önem sırasında birinciliği “kuralların” ve “iktidar”ın aldığı, imanın ve ahlakın bunların hizmetine koşulduğu bir dönemlendirme biçimi. Mekki sureler ve Medeni sureler ayrımı da ve hatta nüzul sırasına göre Kur’an okumaları da bu algının inşa edilebileceği bir temel sağlıyor. Ancak bu tarz bir dönemlendirme vurgusunun, köklerini tarihten alsa da, karşı saldırı altında kuvvetlenmesi gerçeğini atlamamak gerekiyor. Yani emperyalist ve modernist tehditler altında Müslümanların kendi dinlerinden bir savaş fıkhı olarak, “40 kişi olmayı” beklemeleri, “önce imanlı nesil, sonra yönetim” düşüncesine sahip olmaları oldukça anlaşılır. Fakat ihtiyaçlar doğrultusunda kuvvetlenen bu dönemlendirme biçiminin bugün kafi gelmediğini düşünüyorum. Önerim yukarıdaki çerçeve içerisinden düşünmek.

Kur’an, peygamber dönemindeki gerilimler sonucu ortaya çıkan insanları bizler için ideal tipler kılarak önümüze getiriyor. Yani Hz. Muhammed döneminde belirginleşen hak-batıl savaşına hitap ediyor doğrudan, ancak bizler için de imtihana yol verici örneklikler ortaya çıkarmış oluyor. Bizim için ise böylelikle yaşayan bir kaynak haline getiriliyor. Peygamber’in ölümü ile beraber artık Müslümanlığın ve Kafirliğin somut tanımları ile değil, ideal tipleri ile karşı karşıya kalmış oluyoruz. Hem sahabelere hem de bugüne hitap ederken temelde kıssalar üzerinden giden bir anlatı ise bu söylediğimizi doğruluyor. Yani sadece Kur’an’ın iniş dönemi ve hitap biçimleri değil, önceki peygamberlerin hikayeleri de bizler için aynı yol göstericilikte oluyor.

Bu bağlamda baktığımızda peygamberli bir devirde bulunmadığımıza, kitaptan ise haberdar olduğumuza göre ehli kitap döneminde yaşadığımız söylenebilir. İçinde bulunduğumuz bocalamalar, Müslümanlığın ne olduğu ile ilgili tartışmalar, sapmalar, çeşitlenmeler…. İşte bunların hepsi ehli kitap döneminin özellikleri.

Bir kez daha hatırlatmakta fayda var; ehli kitap döneminde yaşıyor olmak demek, bir tesadüf, şans veya kader/takdir olmanın ötesinde bir durum değil. Yani ehli kitap olmaklığımız, kitap geleneğine sahip olmamızı ifade ediyor, fazlasını değil. Devrimizde soruları soracağımız, öl dese öleceğimiz bir peygamberimiz yok. İmtihan sorularını çözmek için elimizde aklımız ve kitap var. Zaten hem aklın, hem kitabın, hem de bir elçinin bulunduğu devirlerin çok az olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Bunun yanında bugüne ehli kitap devri demek, genellemeci manasıyla, yanlış bir ifade olacaktır. Kitap geleneğini yaşamayan, kendisine kitap ulaşmamış veya bağlarını kuvvetlice koparmış toplumlar da şüphesiz mevcut. Hatta Türkiye gibi kitap geleneği etkisindeki bir toplumda da kitap ile çeşitli sebeplere ilgisiz insanlar bulunmakta. Bu zaviyeden baktığımızda kimimizin durumu ehli kitap, kimimiz ise ümmi pozisyonlardayız.

Öte taraftan bu üç dönemin yukarıda anlatılan biçimleri toplumlar üzerinden bir analizi mümkün kılıyor. Ancak bireysel bazda, peygamberlik de dahil olmak üzere, tüm bu durumların yaşandığı iddia edilebilir. Peygamberlik dönemini bir peygamberin gelmesine bağlı olarak değil, kişisel bir mesaj ile karşı karşıya kalma olarak tanımladığımızda insan, hayatının çeşitli aşamalarında uyarılarla karşılaşabilir. Mehmet Yılmaz imzası ile 3 Aralık’ta yayınlanan “Uyur idik Uyardılar!” başlıklı yazıda şu ifadeler geçiyor;

“Soma kendini dayatarak iki tarafa da bok atma imkânımı elimden aldı, kötülüğün ve iyiliğin flulaştığı dönemleri bir kenara itip hak ile batılı bir an dahi olsa açık bir şekilde gösterdi. Çakan bu şimşek aydınlığında gözlerimiz ayan beyan açıktaki vaziyete baktı.”

Bu satırlar bana ehli kitap birisinin, bireysel bir mesaj ile karşı karşıya kalma durumunu çağrıştırıyor. Bu noktadan sonrasında ifadeleri doğru seçmenin dahi pek mümkün olmadığı bir duruma geliyoruz. Zira bundan fazlasını söylemek mesajın sahibiymiş gibi davranma kibrine götürebilir bizi. Mehmet Yılmaz’ın yazdıkları da ehli kitap bir gencin, Müslümanlığın anlamına ulaşma çabası ile ilgili bir seyir izliyor gibi…

Aynı şekilde Ertuğrul Zengin’in “Müslümanlık…” yazısı Müslümanlığın kimlik olan değil, sıfat olan özelliğine dair sorgulama benzer bir anlam çabası olarak örnek gösterilebilir. Böyle yazıların çıkıyor oluşu ise elbette basit bir tesadüf değil. Ucuz cümlelerle Türkiye bağlamında AKP’ye ve İslamcılara dair çıkarımlar yapılabilir. Birçoğu da doğru olacaktır. Ancak, bu yazıların çabasını-cehdini ayrı bir derinlik içinde ele almak gerekiyor. Dine, ölüme, cennet-cehenneme dair en yakıcı soruları da, en güncel problemleri de kapsayan bir sorgulama alanı olduğunu düşünüyorum tüm bunların. Bu alanın varlığı ise neo – post arası yeni bir İslamcılık biçiminin tezahürüne şahitlik edebileceğimizi düşündürtüyor bana.

Takip eden yazılarımızda bu 3 dönemin bugünkü yaşanış biçimlerine, Müslümanlık ve Kafirlik terimlerinin anlamlarına ve bu dönemlendirme bağlamında nasıl değerlendirilebileceğine değinmeye çalışacağız. Odak toplumdan bireye kayacak ve Kur’an’ın canlılığı üzerinden bir tartışma yürüteceğiz…

En doğrusunu Allah bilir…

Ömer Carullah Sevim

“İnsanın Üç Devri” üzerine 2 düşünce var.

  1. Eline sağlık Ömer. Derli toplu bir tartışmaya giriş gibi duruyor yazı. İnşallah devamı heyecanla bekliyorum.

    Yazıdaki öneri en başta Müslümanların durumlarını konuşmak, çıkar yol aramak için peygamber örnekliğinden faydalanma çabasını sürdürmesi açısından değerli. Benzer sorulara üretilen cevaplarla irtibat kurma çabası da değerli. Önceki cevapların, “önerilerin” tartışılması yapılan önerinin temellendirilmesi için de faydalı olacaktır. Yani daha önceki cevaplar niye yetersiz kalıyor ve yapılan öneri niye daha iyi gibi sorularla genişletilebilir tartışma.
    Yazıda önerilen dönemlendirmeyle ilgili verilen örnekler daha çok dönemleri ve dönemler arası irtibatı betimleyici olarak verilmiş. Mesela yazıda referans verilen Mehmet Yılmaz’ın yaşadığı karşılaşmayla hak ile batılın bir an bile olsa ayan beyan aşikâr olmasında peygamberlik dönemine dair bir mananın ortaya çıkmasında, dönemlendirmenin bugünkü ihtiyacımıza uygunluğundan ziyade dönemlendirmeyi betimlemek gibi bir anlamı var.
    Önerinin temellendirilmesi için varolan müktesebatla konuşması, hesaplaşması temennimiz için diğer yazıları beklerken, öneriyle ilgili değerlendirmemi paylaşmak isterim. Önerilen dönemlendirme daha analitik bir kategorizasyona işaret ediyor. Mekke ve Medine dönemlendirmesi, daha sosyal ve politik zeminde pozisyon alma çabalarına işaret ederken, önerilen dönemlendirme daha analitik bir ayırıma işaret ediyor. Yapılan dönemlendirme daha teolojik zeminde zeminde yapılan bir tartışmanın sonucu gibi duruyor. Mesela bu şekilde bir üçlü değerlendirmede müslümanlık diğer ehli kitap olma hallerinden biri, Hz. Muhammed’in dönemi de diğer peygamberlerin dönemlerinden biri oluyor.
    Birkaç noktada eleştirilerimi dile getirmek isterim. Yazının ana gündemi olmadıkları için üzerinde detaylı durulmamış olma ihtimali yüksek olmalarına rağmen, önemli tartışmalar ortaya çıkardıklarını düşündüğüm için paylaşmak isterim.
    1. Günümüzde temel iki Kur’an okuma biçimi olarak tarihselcilik ve evrenselciliğin alınması konuşma zeminini çok kısıtlayıcı bir yaklaşım. Böyle bir ayırımın kullanışlı tarafı şu olabilir: kökenlerinde yatan yaklaşım olarak, tarihselcilik ve evrenselcilik, insanın bilme biçimine dair iki zıt ucu temsil ediyor diyebiliriz. Bu sebeple de Kur’an’ı okuma biçimleri içinde skalanın iki ucunu temsil etmesi kullanım kolaylığı sağlayabilir. Böyle düşünürsek muhtemelen tüm tefsir birikimi bu skalada ikisi arasında bir yerlere konumlandırılabilir.
    Fakat bu iki okuma biçimini diğerlerinden ayıran, bu iki okuma biçimine atfedilen önem, yani bugün müslümanlığı yaşayabilmek gayretinde olma, bugünle geçmiş arasında radikal bir kopuş olduğu kabulünü ima ediyor. Daha geleneksel bir tefsir yaklaşımı olan geçmişi mi yaşamaya çalışmış oluyor? Basit manada müslüman olan herkes bugünde müslüman olur zaten.
    Pratik kaygılar ister istemez böyle ayırımlara götürüyor bizi. Güncel dil içerisinde bir tartışmaya dâhil olma çabası en başta bizi bugünün dünyasında Allah’ın bizden istediği ne? Mesajın bugünkü karşılığı ne? Gibi sorulara getiriyor. Dürüst olmak gerekirse, bu durumu bir tartışmaya dâhil olma tercihi olarak görmüyorum. En başta bugünkü tarihsellik içerisinde var oluyoruz. Hayatı, kendimizi, dini bugünkü tarihsellik dışında tahayyül etmiyoruz. Ve bugünde Müslümanlığı yaşayabilmek gibi ayırımlar kullanışlı oluyorlar. Fakat yine bugünkü tarihsellik içerisinde olma hali bu ayrımları da anlamsızlaştıran bir şey. Diğer açıdan Kıyamete kadar geçerli olan bir vahye tabi olmak, geçmişle bugün arasında radikal bir kopuş fikrini önemsizleştiriyor en basit tabiriyle.
    2. Tarih felsefesine denk düşecek sorular ışığında ortaya atılan insanlık tarihinin 3 farklı düzlem olarak dönemlendirilmesi hiyerarşik olarak ya da bir öncelik sonralık olarak konumlandırılmıyor. Yani herhangi bir değer yargısı açısından hiyerarşik bir sıralama yapamamamız bu kategorizasyonu analitik tanımlara indirgemiş oluyor.
    Buradaki ilk sorun, bu üç dönemlendirme, eğer analitik kavramlar olarak ele alacaksak, yazının başında sorulan, bir çeşit tarih anlayışı arayışına tekabül eden sorulara cevap olma hüviyetini kaybedecektir. En başta sürüklendiğimiz akışın bizi nereye götürdüğüne dair soru cevapsız kalacaktır.
    Küçük bir parçasını tecrübe ettiğimiz zamanın, hayatın bütününe dair bir arayış diyebiliriz aslında tarihle olan derdimize; bütünün, hayatın varsa bir manası anlama çabası. Aşırı bir basitleştirmeyle, zaman içerisinde bir pozisyon tayin etmek için belli bir nokta seçip lineer bir mesafe ölçme şeklinde “ilerleyici” yaklaşım ve bu yaklaşımın mantıksal olarak zıddı olan döngüsel tarih anlayışı arasında tüm tarih felsefesi tartışmalarını tayin edebiliriz. Eğer tarihe dair konuşuyorsak, yani bu skalada bir izdüşümü kesin vardır. Bu manada birbirinden farklı 3 durum olarak düşünülecekse bize tarih, toplum ve insan olarak ne olduğumuz ya da nerde olduğumuza dair bir şey söyleyemez bu ayrımlar.
    Ayrıca, herhangi bir değer yargısına göre hiyerarşi olmayışı, bu üç durumun birbiriyle münasebetini de engelliyor. Yani ya bir aşamadasın ya da diğerinde. Hâlbuki verilen Mehmet Yılmaz örneğinde görüldüğü üzere en atomik seviyede bile ehli kitaplık devrinden peygamberlik devrine doğru bir seyir izlenebiliyor. Mehmet Yılmaz’ın kişisel tekâmülüne dair bir şey söylemiş olmuyor mu bu örnek? Peygamberlik devrine ehli kitaplık devrinden bir geçiş tekâmül değil mi? Bu 3lü tasnif isimlerinin taşıdığı tınıda olduğu gibi bir öncelik sonralık ya da bir çeşit hiyerarşi içerisinde değerlendirilmiyorsa temelsiz kalacaklardır.
    Bir de eğer Kur’an dan yola çıkarak yapılan bu dönemlendirmeyi nasıl test edeceğiz. Birbiriyle münasebeti yoksa sadece 3 kesişimsiz küme olarak kabul edeceksek aşamaları doğru tayin etmek de zorlaşacaktır. Herkes kendi hikâyesi içerisinde olmak istediği aşamada olduğunu iddia edebilir. Bu da yapılan tasnifi basit manasıyla kullanışlı bir soyutlamaya indirgiyor.
    Son olarak görebildiğim kadarıyla bu üçlü dönemlendirme döngüsel bir tarihsel aşama olarak ele alınıp incelenirse yazarın maksadına daha iyi hizmet eder gibi geliyor.
    3. “Soma kendini dayatarak iki tarafa da bok atma imkânımı elimden aldı, kötülüğün ve iyiliğin flulaştığı dönemleri bir kenara itip hak ile batılı bir an dahi olsa açık bir şekilde gösterdi. Çakan bu şimşek aydınlığında gözlerimiz ayan beyan açıktaki vaziyete baktı.”
    Mehmet Yılmazın yazısından yapılan bu alıntıya bireysel mesajla karşılaşan “ehli kitap” bir gencin “Müslümanlığa” ulaşma çabası ile ilgili bir seyir olarak yorum yapılmış. Fakat bireysel mesajın ne olduğu, mahiyeti muğlak kalıyor. Daha doğrusu peygamberlik devrinin bireysel zeminde kişisel olarak bir mesaj almayla düşünülmesi çok muğlak bir tanımlamaya kapı aralıyor. Mehmet Yılmazın siyasi bir meselede tavır alışı (hak ve batıl olarak tanımlanması Mehmet Yılmazın samimi bir müslüman olmasına dalalet eder, fakat yaptığı siyasi yorumun doğruluğunu ispatlamaz) kişisel bir mesajla karşı karşıya kalmasını anımsatırken mesajın mahiyetine dair bir şey söylemiyor.
    Sahici bir kaygının insana hakikate uygun bir incelik katacağına dair bir hüsnü zannım var benim de. Fakat bunun sınırı ne? Emekli bir Avrupalı’nın “let’s make a difference for penguins” kampanyasına katılmasını bir mesaj almadan ayıran nedir? Mesela bazen Comfortably Numb’ın solosunu yazan David Gilmour’un böyle bir parçayı yazabilmesini aklım almıyor. Bir kaygının O’nu harekete geçirdiğini düşünmüyor değilim bazen. Tabi absürt örnekler bunlar. Fakat mesajın mahiyeti bu kadar muğlak olunca böyle örneklerde mümkün olmuş oluyor.
    Son olarak buradaki tasnif bana Kierkegaard’ın insanın tekâmülü sürecinde bulunduğu varlık halleri olan etik, estetik ve dini dönem ayırımlarını hatırlattı. Fakat şimdilik o kadar iddialı değilim. Belki başka bir yorumda açmaya çalışırım.
    Eline sağlık tekrardan sürç-ü lisan ettiysek affola. Ayrıca Mehmet Yılmaz’a selamlarımı iletiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir