Oysaki Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından her şey güzel olacaktı. Kapsayıcı demokrasi, açık toplum, liberal değerler gibi kavramlar artık sadece Batı kampının değil, post-Sovyet ülkelerin de yeni kutsalları olmuştu. Mevcut değerlerin güvenli bir şekilde yayılması için NATO’nun genişlemesine post-Sovyet ülkelerin Avrupa Birliği entegrasyon süreci eşlik etmekteydi. Artık hikaye bitmişti, zira tarihin sonu tamamlanmıştı. Uluslararası sistemin sorunsuz ve güvenli işlemesi adına ABD yetkiyi uluslararası örgütlere vermekteydi. Oluşan güven ortamından AB entegrasyonu olumlu yönde etkilenmekteydi. 1993 yılında Tek Pazar’a (Single Market) geçilmiş, ve bu dönemde Avrupa Birliği entegrasyonu genişleme ve derinleşme dönemine girmişti. 2004 yılında 10 yeni ülke Avrupa Birliği’ne üye olmuş, Romanya ve Bulgaristan’ın (2007), ardından da Hırvatistan’ın (2013) katılmasıyla AB entegrasyonu önemli bir başarı kazanmıştı.

Milliyetçilik teorilerinden modernizm yaklaşımına göre milletler ve milliyetçilik modern çağa özgü son birkaç yüzyıla ait fenomenlerdi. Modernleşme sürecinin neticesinde ortaya çıkan milliyetçilik fetişizmi insanlığa pahalıya mal olmuştu. Tarihte birçok kere denenmiş olan Kıta Avrupasının güç kullanılarak birleştirilme süreci 2. Dünya Savaşı’nın ardından ekonomik temelli barış kaygısıyla farklı bir dinamik kazandı. Vizyoner liderler eliyle başlatılan bu süreç muazzam bir refahı da beraberinde getirdi. Eskinin hayaletleri yaşlı kıtadan çok uzaktı zira sistem iyi işliyordu. Hatta 2012 yılında Avrupa Birliği, tarihinin en ağır krizini yaşarken Nobel Barış Ödülü’nü kazanmıştı. Ancak hikaye bu hızıyla devam etmedi. Zamanın ruhu (Zeitgeist) artık çok değişti. Çok farklı bir dönemin giriş aşamasındayız. Günümüz ile bir çok açıdan benzerlikler görülen 1930’lu yıllarda yazan ünlü siyaset teorisyeni Gramsci’nin ifade ettiği gibi eski ölüyor, yeni doğamıyor: “The old is dying and the new cannot be born”.

2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin kurduğu uluslararası örgütlerin bizzat ABD eliyle değersizleştirilmesi ve itibarsızlaştırılması, Brexit referandumu, yükselen aşırı sağın bazı Avrupa ülkelerinde iktidar, bazılarında ise koalisyon ortağı veya ana muhalefet olması gibi sorunsallar henüz doğmamış ancak duyulmakta olan “yeni”nin ayak sesleri.

Yukarıda iki savaş arası dönem ile günümüz arasındaki bazı benzerliklere değindim. İki savaş arası dönemin temel belirleyicileri kısaca özetlenecek olursa: ABD, 1. Dünya Savaşı’nın ardından dünya siyasetinden uzaklaşmıştı, düzen sağlayıcı bir pozisyonda değildi. 1929 Buhranı ile devletlerin ekonomi gibi alanlardaki belirleyiciliği artmıştı. Kıta Avrupasının yaşadığı ekonomik sıkıntılar halkların faşist liderleri başa getirmesinde önemli derecede etkiliydi. Bu bağlamlarda günümüzde yaşananlarla ciddi benzerlikler söz konusu. Soğuk Savaş’ın ardından devletlerin minimalize olacağı, sivil toplumun ve çok uluslu şirketlerin belirleyiciliğinin artacağı düşünceleri geride kaldı. Neoliberal düşüncenin arzu ettiği minimal devletten, Fareed Zakaria’nın kavramsallaştırmasıyla, “illiberal demokrasi sistemleri”ne geçiş durumunda toplumlar da kendini yeniden tanımlamakta. Bu anlamda “yerlilik ve millik” söylemi devletler eliyle yeniden makbul vatandaş tanımlamasında önemli bir yer tutmakta. Biz kimiz sorusunun çok duyulduğu bir yerde ciddi bir kimlik sorunu vardır demektir. 1960’lı yıllarda yaşamıyoruz. Kitleleri belirli ütopyalar vadeden büyük ideolojiler şekillendirmiyor. Üst yapı kurumları tarafından sürekli aşılanan “korkular” halkların şekillendirilmesinde önemli gerekçelendirmeler sunmakta. Ütopyalar vadeden ideolojiler insanların kızgınlığının temel nedeni değil. Geç kapitalizmin önemsemediği yerli hayaletler geri geldi. Ve ne yazık ki yerleşik düzen (establishment) ne bu kızgın damarı anlayabiliyor ne de kendini eleştirebilecek dürüstlüğe sahip. “İlginç zamanlarda yaşayasın” şeklinde bir Çin bedduası okumuştum. İlginç zamanlardan geçmekteyiz vesselam.

Kaynaklar

Dünden Bugüne Milliyetçilik: Küresel Dünyada Yükselen Sesler (Nationalism Through the Ages: Rising Voices in the Global World), Dr. Senem Sönmez Selçuk, 2012.

https://www.lepoint.fr/monde/l-union-europeenne-recoit-son-prix-nobel-10-12-2012-1549001_24.php

http://www.internationalhealthpolicies.org/the-old-is-dying-and-the-new-cannot-be-born-yet/

https://europa.eu/european-union/about-eu/history_en

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir