“Mekân bizim zindanımızdır.

Mekânın yalnız gözle görebildiğimiz kadarı bize aittir;

biz ise tamamen ona aidiz.”

Meşa Selimoviç, Derviş ve Ölüm

 

Ana rahmine düştüğümüz odada dünyaya gelebilsek mekanla kurduğumuz ilişki farklı mı olurdu? Ya da dedemizin öldüğü evde ölebilsek…

En unutulmaz, en özel, en belirleyici anlarımız başka odalarda bize yabancı mekanlarda; hastane gibi, otel gibi, herkes tarafından kullanılan ve kirletilen fakat kimseye ait olmayan… Her şey bu kadar uzak ve soğukken, duygusal bağlar kurmak istiyor insan. Devam edebilmek, kendini ikna edebilmek için… Ben’i ben yapan bileşenlerin izini sürebilmek zor modern zamanlarda. Parçalarımız dağılmış binlerce mekana. Toplayamıyoruz kendimizi, yaklaşamıyoruz kendimize. Hızlı trenler detayları görmeye izin vermiyorlar. Metrolardan görünmüyor bulutlar. Gökyüzü sandığımızdan daha uzak.

Son okuduğum kitapta 23 yıldır cezaevinde olan müslüman bir siyasi mahkumun anılarına denk geldim. Şaşırtıcı bir karşılaşmaydı benim için. Tam tersi olması beklenirken içeriden dışarıya umut olmayı başarıyordu yazar. Dört duvarla çevrili daracık bir hücre ve ondan biraz büyük, açıklığından içine gökyüzünün sızdığı beton avluda geçmiş koca bir ömür. Zaman akarken mekan donmuş. Tek ve değişmez sabit bir mekan. Tutsak, her şey çekilip alınınca en son elinde kalanlara yönelmek zorunda: kendine, imanına ve rabbine… Bu yöneliş derinleştirmiş, olgunlaştırmış, çoğaltmış yazarı. Genişlemiş zaman ve mekan. Yaşama olan bağlılığı artmış. Çünkü La Rochefoucauld’ un söylediği gibi “uzaklık, küçük aşkları azaltıp büyükleri artırır, tıpkı rüzgarın mumları söndürüp ateşi tutuşturması gibi”.

İnsanın ait olmadığı bir mekanda bulunmasının bilinçli farkındalığına mı bağlamalıyız bunu? Unutmaya izin vermeyen demir parmaklıklar, jiletli teller ve beton duvarlar… “Yüzümüze duvarlar set olsa da, kalbimizde insana dair tüm güzellikleri saklamaya ve onları bu duvarlara ezdirmemeye gayret ediyoruz” diyor birisi. Babasının cenazesi için izin almış olan ve yazarla aynı süredir cezaevinde bulunan bir diğer mahkumsa döndüğünde dışarıdakileri şöyle anlatıyor içeridekilere: “Dışarıdaki hayatı görünce içerde ne çok kaldığımı anladım. Ama yine de birçok insanın yüzündeki o bitkinliği görünce Allah’a şükrettim. Bir makine gibi 24 saatlik günlerini anlamsız bir şekilde doldurmaya çalışan insanlar inan bizden daha kötü durumdalar.” Ait olamamanın getirdiği rahatsızlık, hayata anlam katılmazsa ve insan kalabilmenin tüm imkanları zorlanmazsa çürüyecek olmanın korkutucu farkındalığıyla birleşince mücadele azimlerini kamçılamış. Okuduğum kitap ta böyle bir mücadele sonucunda ortaya çıkmış.

Dostlarım “sen de yazmak ister misin?” diye sorduklarında teklifi kabul edip elime kalemi aldıran sebep kendi zindanlarımda çürüme korkusudur. Gündelik hayatın tüketen rutininde, kalbimiz her geçen gün biraz daha soğurken, ateşimizi harlamalı, her dem taze kalabilmek için yazmalı. O halde; Bismillah!

 

Öne çıkan görsel: https://theaccidentalphotographer.me/2015/04/20/the-attachment-to-home-new-show-preview-2904/

“Neredeyim?” üzerine 2 düşünce var.

  1. “İşi bittiyse ölmeli insan”
    Kitap gerçekten dışardakilerin ölü, içerdekilerin umut dolu olabileceğini gösteriyor. 23 yıla rağmen…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir