Bu yazıdaki Ben; 30 Yaşında.

Modern mi post-modern mi ne idüğü belirsiz bir zamanda, kirletilmiş bir mekanda. İnandığı tüm değerler adına inandığı tüm değerlere ihanet edilmiş bir toplumda.           Sebep bunların hiçbiri değil aslında. Çünkü otuz yaşına geldiğinde kurduğu dünya anlamsız gelmeye başlar insana…

Bir ağustos ikindi sonrasında, ağaçların koyu gölgelerinin gölgelendirdiği, sessiz, sakin, rüzgarlı bir bahçede, pırıl pırıl bir göle düşen yüzünün aksinde… değil ne yazık ki! Muhtemel mesleği oto yıkamacı, yorgancı ya da balıkçı olan, bu işte çok para var diyerek balıklama atlayan, kat karşılığı inşaat yapıp satan sokak arası müteahhitlerinin imar ettiği eski bir gecekondu muhitinin yeni bir apartmanının asansör kabinindeki aynaya yansıyan suretinde gördü saçlarına düşen ilk akları. Asansörün üçüncü kattan zemine inişi kadar geçen bir sürede düşündü.

Parça pinçik dağılmış dikkatim ve ufalanmış enerjim. Hedef belirsiz, an hızlı, ilk gençlik yılları çoktan geride kaldı. Yaşım ilerliyor ve saçıma aklar düşüyor. İlk beyazlarımı görünce ardımda bıraktığım yol uzun geldi bana. Sonu ilk defa hissettim gerçek anlamda. Ne istiyordum bilmiyorum. Her geçen gün kavgaya daha fazla dahil oluyorum. Hani hayatta bilgi ve anlamdan aldığın zevki başka hiçbir şeyden almamıştın? Bu da sadece Şeriati’ye özenmenin sonucu kurduğun bir cümle mi? Madem öyle hakikatin ardına düşsene. Seni engelleyen ne!

Asansörün kapısı açıldı. Sokağa adımını attığında yapacağı neyse vazgeçti. Kendisine en yakın ağaç altının nerede olduğu düşündü. Hatırladı. Yola düştü. Yürüdü yürüdü yürüdü. Yüksek katlı rezidansların arasına sıkışmış yemyeşil bir parka daldı. Gölgesi en koyu olan ağacı bulup altına oturdu.

Bir ağacın gölgesine oturupta, esen rüzgarı dinlemeye başladı mı kendiliğinden tefekküre dalar insan. Durur zaman. Farketmeden iç dünyasına dolan ya da zihnin alt katmanlarında dönüp dolaşan, itilen, bekletilen, bastırılan ne varsa hücum eder aklına ve kalbine. Değerlendirmeye, anlamaya; yeniden hissetmeye başlar insan. Doğaya, yaratılışa, hakka ve hakikate aykırı olan ne varsa yavaş yavaş pırıltısını kaybetmeye, rengi solmaya, silinmeye başlar. İşte bu yüzden ağaç altında oturmak tehlikelidir. İnsanın dünya ile olan bağlarını inceltir. Şarkılar söyletir, şiirler yazdırır. Bir isyanı ateşler. Kendine dönüşü, özsel hicreti başlatabilir. İslam Peygamberi’nin arkadaşlarından Amr; “bizim zamanımızda inanan neye inandığını, reddeden de neyi reddettiğini çok iyi biliyordu” diyor ya, batıl da durumun farkında. Kendi kurmaca yaşantısına ikna etmeye çalışıp, başka türlüsünü düşlemeye dahi izin vermezken insanı tabi olan ne varsa ondan koparıyor. Bir distopya dayatıp, tüm tefekkür imkanlarını elinden alıyor. Mekanda ve zamanda en küçük bir boşluk bırakmıyor. Çünkü biliyor, biz ne zaman bir ağacın altında oturur, esen rüzgarda tenimizi ve ruhumuzu serinletirken kuş seslerini dinlemeye başlarsak, o gün oyun bozulacak. İnsan kendinden rabbine bir yol bulacak…

Ben bugün bir ağaç altında oturdu.

Çantasından defterini ve kalemini çıkardı. Yazmaya başladı.

Bu yazıdaki Ben; 30 yaşında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir