Bir insanı çölde ayakta tutacak olan nedir? Çölde yürümek çöl çeşitli biçimlere girse de mesela bir tepe görünümü ya da bir ova görünümü alsa da engebelileşse ya da düzleşse de aslında her şeyin özü itibariyle aynı maddeden yapılmış olduğu bir yerde yürümektir. Çölde yürürken bir süre sonra yürüdüğünüz yerin farklı bir yer olup olmadığının ayırdını kaybedersiniz çünkü aslında gittiğin yer ile geldiğiniz yer aynıdır. Çölden gelmiş çöle gidiyorsunuzdur. Bu yüzden çölde yürümek aslında yürümek demek değildir. Çölde yürümek durmak demek de değildir. Çünkü durmanın kendisi de bir edimdir. Durabilmeniz için ayağınızın altında katı ama aynı zamanda nemli toprağı hissetmeniz gerekir. Aynı kum tabakasının üzerine uzun süre basarsanız yani çölde durmaya kalkışırsanız ayağınızda ayakkabı olsa da bir süre sonra ayağınız kumun içine gömülür ve yavaş yavaş yanar.

Nuri Bilge Ceylan Anadolu’nun aslında bir çöl olduğunu iddia eden adamdır. Bu çöl içerisinde farklı görünümlere bürünmüş iş adamı, politikacı, savcı, polis, doktor, imam, muhtar gibi kişilikler bulunabilir. Aslında kişilik ifadesi doğru değil. Çünkü kişilik derinliği çağrıştırır. NBC’deki karakterler açık bir biçimde yalınkat tiplerdir ve bu tipler çöldeki engebe ve düzlükler gibi birbirlerinden şekil itibariyle farklı ama öz itibariyle aynıdır. Hepsi tek renkli bir ilişki ile birbirine bağlıdır bu ilişki ile ister geniş anlamda sınıf ya da statü diyin ister mülkiyet ya da daha da basite indirgersek para tarafından belirlenir. Aslında bu minvalde Anadolu diye bir toprak yoktur. Anadolu çeşitli statü ve mülkiyet ilişkilerinin toplamından ibarettir.

Bir insan çölde nasıl yürür? Çölle baş edebilmenin bir yolu çöle teslim olmaktır. Çöle teslim olduğunuzda yani yerleşik ilişki ağının bir parçası olduğunuzda sizin için çöl gibi bir problem ortadan kalkmıştır. Çöl artık sizin bir parçanız olmuştur, siz de çölün. Ama ya böyle bir aynılaşmayı sağlayamıyorsanız? Ya çölden derin bir farkınız olduğunu hissediyorsanız? Bu durum da tek başına bir şey ifade etmez. Farka dair bir hissiniz varsa bu size ancak çölde olduğunuzun fikrini verebilir. Çöle dışarıdan fırlatılan bir bilinçsinizdir. Her şeyi kum taneleri olarak görür kendinizi de bu kum tanelerinin sahibi sanırsınız. Kış Uykusu filminde Haluk Bilginer’in canlandırdığı karakter böyle bir karakterdir mesela. Anadolu’ya dışarıdan gelmiş, statü ve entelektüel seviye olarak Anadolu’nun dışında kendince üstünde bir karakter. Bu karakter Anadou’yu en azından anlayacağını sanır, Anadolu’daki ilişki ağlarına dair kendince yaratıcı gözlemlerde bulunur ama günün sonunda görür ki aslında ne Anadolu’yu anlayabilmiş ne de ona nüfuz edebilmiştir. Anadolu’nun parçası da olamamıştır çünkü ne olursa olsun o yabancılaşmış bir bilinçtir.

Çölde olmanın farkında olmak ilk başta ızdırap sebebi olsa da zamanla bu ızdırap gevşer. Çünkü çölün farkında olan çölü değiştiremeyeceğini de bir süre sonra fark eder. Bu durumda çölde kendini eyleyecek bir şeyler icat eder. Hiçbir şey yapmasa serap görür. Çölde tek ve yalnız bir bilinç olmak bir süre sonra uyur gezer olmaktır, kendi gördüğü rüyaların sahiciliğine inanan kendisinden başkasına referans veremeyen, kendi içine kapanmış bir kişi olmak. Çölde yalnız yürüyemezsin, çölle tek başına başa çıkmazsın. Tek başına ne ontolojin ne politikan ne da ahlakın olur.

NBC filmlerinde okumuş yazmışlıkla ifade edilen entelektüel yani yalnız bilinç işte böyle bir topyekün yoksunluğun musallat olduğu karakterdir. Bu karakter bir süre sonra çöle o kadar dalar ve çöldeki yalnızlığına o kadar aşık olur ki kendi kendisinin tanrısı olur. Madem çöl varoluşun bittiği yerdir ama kendisi bir şekilde vardır o zaman kendisi tanrıdır. Narsizm. Oysa çölde ayakta durmanın yolu başka bir bilince açılabilmektir. Başka bir bilincin aslında varlığın çağrısına cevap vermektir. Uzak filmi tam da bu cevap verememenin filmidir ve bu bakımdan belki de en güçlü NBC filmidir. Taşralı gencin varlığı/bilinci, entelektüel ve ‘aşkın’ bilinç tarafından film boyunca yadsınmıştır.

İnsanın özü itibariyle iletişemeyen, iletişim kuramayan, kendisinden başka bir varlıkla gerçek anlamda tanışamayan bir canlı olduğu fikri NBC antropolojisinin mottosudur. Bu antropoloji insanın aslında ne yaparsa yapsın çölde yaşadığı sonucunu ortaya çıkarır. Bu sonuç saf bir kötümserliğin ötesine bir süre sonra geçmez çünkü kendi içine kapanmış bilincin söyleyeceği sözler bir süre sonra sayıklamaları andırır.

Ahlat Ağacı filmi NBC sinemasında ve antropolojisinde şu ana kadar izi pek görülmemiş bir kırılmayla bitiyor. Yazar olmak, kitabını bastırmak isteyen, ‘dışarıda’ üniversite okuyan genç okulunu bitirince Anadolu çölünün ilişki ağlarına dalıyor. Bu ilişki ağlarının yalınkatlığı ve kaba maddiliği onu içinden çıkılamaz bir ümitsizliğe doğru sürüklüyor. Ve bu ümitsizlik, çölde olduğunu bilmenin ümitsizliği, bir yerden sonra önüne geçilemeyen bir yadsıma arzusuna varıyor. Özellikle de babayı yadsımaya. Film boyunca bu yadsımanın iki taraflı görüldüğü çarpıcı diyaloglardan biri genç yazarın taşralı ‘olgun’ yazarla karşılaşma sahnesidir. Bu sahnede aslında ‘olgun’ yazarın da kendi çölünde kendi bilincine kapandığını görürüz. Olgun yazar, genç yazarı konuşmasının başından itibaren küçümser. Ona zaman ayırdığını konuşmanın her saniyesinde belli eder ve bir şekilde onu başından savmak ister. Diğer taraftan da genç yazar kendisinden daha güçlü gözüken bu bilinçle iletişim kurmak derdinde değildir. İstediği bu bilinci de bir şekilde yadsıyarak kendi üstün bilinçliliğini yani çölün gerçek efendisinin kendisi olduğunu ispat etmektir. Genç ve olgun, iki yazar ayrılırken konuşma sonuçsuz kalmış, çöl aynı yerde kalmıştır. İkisi de birbirini yadsıdığını ya da tam olarak yadsıyamadığını düşünmüş ve kendi mıntıkalarına dönmüşlerdir.

Ahlat Ağacı bu tarz konuşamamaların dökümü gibidir. Nitekim genç yazarın imamlarla yaptığı uzun sayılacak diyalog da bir meseleyi anlamak ya da istişare etmekten ziyade herkesin kendi pozisyonunu korumaya çalıştığı bir dövüş niteliğindedir. NBC belki de izleyiciye toplumda süregiden din, siyaset ya da ekonomi ne ise üzerine yapılan tartışmaların bir konuşma olmadığını kendi içine kapanmış monadların haklılıklarını birbirlerine ispat etmeye çalıştıkları sahneler olarak cereyan ettiğini hatırlatır.

Bilinçliliğin bu keskin ve uzlaşmaz içe kapanıklılığını kıran filmin de asıl tansiyonunu oluşturan baba-oğul ilişkisinde yaşanacak dönüşüm olacaktır. Baba aslında oğula yani genç yazara en çok benzeyen karakterdir. İkisinin meslekleri bile aynıdır; ikisi de sınıf öğretmenidirler. Baba da oğula benzer şekilde gençliğinde hizmet ödülleri alacak derecede idealist bir adamdır. Annenin anlattığı kadarıyla babanın gençliğinde herkesten farklı konuştuğunu anlarız. Herkes maddi ilişkilerin sıradanlığı içerisinde konuşurken, baba kuzulardan, ağaçlardan ve topraktan söz etmektedir. Ancak bir süre sonra muhtemelen bütün bu sıradanlığın tahammül edilemezliği üzerine çöken baba kendi çölünde kendisini avutacak oyunlara başvurmuştur. Bu da en azından tabiatın bir parçası olan atların figüran olduğu at yarışlardır. Oğul, babanın at yarışı uğruna ailenin maddi durumunu zora sokmasını, evlerini satmalarını, annenin çalışmak zorunda kalmasını hazmedemez.

Babanın filmin başından itibaren bütün tükenmişliği içerisinde farklı bir dili konuştuğunu anlarız. Baba en azından ilginç ve sebepsiz yere iyimserdir. Köyde babasından kalan bir çorak tarlanın ortasında kuyu açmaya çalışmaktadır. Bu çabası imkansızlık ve umutla doludur. Oğul bu çabayı uzun süre ‘boşunalık’ olarak görecektir. Babasının varlığına dahil olmayı, onunla gerçekten konuşmayı düşünmez ya da buna cesaret edemez. Babası onun için ne yaparsa yapsın boşuna yapan biridir. Ancak yine de filmin başından itibaren babasını diğerlerine yaptığı gibi yadsıyamadığını görürüz. Babası evet tükenmiştir ama bu tükenmişliği içerisinde tam olarak hazmedilemeyen bir güce sahiptir. Çünkü babasının kendisinin tam da anlayamadığı farklı bir dünyası vardır. Evet, bu dünyanın içerisine giremiyordur ama bu dünyayı yadsıyamıyordur da.

Oğul askere gider, döner. Öncesinde kitabını da bastırmıştır. Kendisinin dünyaya attığı bilince bir tek babasının cevap verdiğini görür. Babasından başka hiç kimse kitabını okumaz. Herkesten farklı bir dil konuşan baba, oğlun varlığına gerçekten dahil olmayı kabul eden adamdır. Baba, bu durumda oğul nezdinde bir başka varlık/bilinç olarak kurulur. Bu cevap verme oğlu kendi köksüz yalnızlığından çıkaracaktır. Bu çıkma hali ironik bir şekilde kazma edimiyle ortaya çıkar. Babanın bile umudunu kestiği kuyuyu şimdi oğlu kazmaktadır. Kuyudan su çıkar mı çıkmaz mı bilinmez. Ama mesele o kuyuya yokluğun o kuyusuna kazma saplamaktır, benliğin yıkılmaz duvarlarını tahrip etmektir. O duvar tahrip edildiğinde belki çatlar ve suyu yani yaşamı sızdırır.

Ahlat Ağacı filminin sonunun NBC sinema ve antropolojisinde bir kırılma olduğunu iddia ediyorum. İlk defa bir NBC filminde ontoloji yani varlık bütün kuvvetiyle başka bir varlığın tanınmasıyla vücut bulmuştur. Öncesinde kendi içine kapanan bilinç tomurcuklanmış, varlık/ahlat ağacı çiçek açmıştır. İşte şimdi baba ile oğlun konuşma vakti gelmiştir. İşte şimdi ayakların altında toprak vardır. İşte şimdi Anadolu belki yaşamla dolacaktır.

Ertuğrul Zengin

“Çöl ve Toprak: Nuri Bilge Sinemasında Bir Başkalık Olarak Ahlat Ağacı” üzerine 3 düşünce var.

  1. Bu sıra Nuri Bilge filmlerini art arda izliyorum. Bir zamanlar Anadolu’da ve Kış uykusu’nda insanı umutlandıran tek bir sahne yoktu. Ahlat Ağacı’nın Nb filmleri açısından bir kırılma olduğu hissi filmin sonunda bende de uyanmıştı. Yönetmenin taşrayı bir kötücül dünya olarak resmettiğini söyleyemeyiz ama o çöl ıssızlığını hep hissettiğimiz doğru. Taşra kurak ama bu kuraklık hep ve yalnızca taşranın merkezin yalancı aynasından kendisine bakmasıyla kuruluyor bence. Nb filmleri taşrayı/köyü kemalist köy edebiyatının yaptığı gibi kendi içindeki kapalı ilişkilerden mürekkep bir taş devri dünyası gibi göstermek yerine, merkezden taşraya gelen/bakan/sızan gözler/bakışlarla girdiği gerilimler üzerinden anlamaya çalışıyor. O halde taşra neresi, merkez neresi biraz da bulanıklaşıyor diye hissediyorum bu filmleri izlerken. Uzun yıllar merkezde yaşadıktan sonra geldiğim bir taşra kentinden bunları yazıyorum ve buraya dışardan gelenlerin buradaki akademi dünyasındaki küçük hesap oyunlarını hep ‘taşralılık’la tanımladıklarına şahit oluyorum. Ancak küçük yerdeki ahlaki zayıflıklar buranın taşra olmasından mı kaynaklı, taşralılık gerçek bir yazgı mı yoksa taşra merkezin kibrinin bir temsili mi buna emin olamıyorum. Nuri bilgenin de bundan emin olmamak yönünde bir tercihi var gibime geliyor. Taşradan/çölden bir umut çıkarmaya çalıştığı ise, özellikle en azından söylediğin gibi Ahlat Ağacı’nda, kesin. Son tahlilde, enfes bir değerlendirme okudum ellerine sağlık diyorum abi. Nuri Bilge filmlerine daldığım bir dönemde ayrıca güzel bir tevafuk oldu.

  2. Teşekkür ederim Ammar. Bence de merkez-çevre dikotomisi üzerinden NBC sinemasını okumak doğru değil. Bir Zamanlar Anadolu’daki savcı ve doktor karakterleri mesela taşrada merkezin temsilcileri mi? Bence değil, bir politik meseleleri taşrayı dönüştürmek vs böyle bir dertleri zaten yok. Ama gene de taşrayla/taşra insanıyla belirli bir yabancılaşma içerisindedirler. Muhtar sahnesi mesela bu durumu iyi anlatan bir sahne. Savcının muhtarın anlattıklarını dinlememesi ya da yarım dinlemesi. Burada bir küçümseme havası var bir nebze ama daha ağır basan umursamama havası. Yani eğer savcı merkezin temsilcisi ise de Anadolu onun için bir çevre değil. Bu karakterler sanki merkezin Anadolu’ya gönderdiği karakterlerden ziyade Anadolu’ya fırlatılmış kendisini bir şekilde Anadolu’da bulmuş karakterler. Yani Anadolu’da olmaları bir amaca hizmet etmiyor. Anadolu sanki sadece işlerinin bir parçası, yani filmin son sahnesinde olduğu gibi bir ceset, cansız bir şey, hal yoluna koyulacak ve gömülmesi gereken bir beden. Bence de NBC sinemasında bir umut Ahlat Ağacı’na kadar yok. Hatta yazıda da belirttiğim gibi karakterin bir dışarısı/ötekisi/başkası yok. Ne bir şeye düşmanlar, ne bir şeyi seviyorlar. NBC sineması bunu göstermesi açısından belki güçlü bir sinema ama bir yerden sonra söylenecek sözün bittiği yerde daha ne söyleyebilirsin? O yüzden kullandığı karakterler gibi, kendi içine kapanan ve kendini tüketen bir sinema olmak üzereydi. Ahlat Ağacı bir çıkış olabilir mi? Bunu tabi bundan sonraki filmlerini gideceği yer belli edecek. Ama sanki bir umut doğmuş gibi.

  3. Abi eline sağlık. Güzel bir analiz olmuş. Biz de seviniyoruz NBC’nin daha izlenebilir filmler çekmesine :).

    Filmi izledikten sonra Kayra’nın yeni çıkan albümü bana dinlerken filmi hatırlattı. Yani ortak temaların yanında hissiyatı da filmi hatırlatıyor bana.
    https://www.youtube.com/watch?v=mcEOVi3AqNQ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir