“Gitme o güzel geceye usulca

İhtiyarlık yanmalı ve çıldırmalı gün bittiğinde; 

Öfkelen, öfkelen ışığın kararmasına.”

 

           

Interstellar filminde insanlığı kurtarmaya çalışan bir bilim adamı olan Michael Caine, dönemeyeceklerini bildiği astronotları uzayın bilinmezliğine doğru yollarken okuyor bu şiiri. Görev, daha önce yaşanılabilir gezegen araştırmaya giden 13 astronottan olumlu dönen 3 astronotun gezegenlerinden en yaşanılabilir olanı keşfetmektir. Bu arada da bilim adamları dünyadaki insanları insanoğlunun yeni yuvasına taşımak için gerekli hesaplamaları yapmaya çalışmaktadırlar. Fakat ilerleyen saatlerde öğreniriz ki Caine en başından beri insanları topluca taşımanın imkânsız olduğunu düşünmektedir. Astronotları göreve göndermesinin asıl sebebi, astronotları insanlığın son temsilcileri olarak dünyadan kaçırmaktır. Sonrasında bir babanın kızına olan sevgisinin ilhamıyla asıl plana uygun olarak insanlık topluca kurtulur. Böylece insanlar dünyayı yaşanılabilir bir yer olmaktan çıkararak kendi sonlarını getirmekten yine kendi birikimleri ve çabaları sayesinde kurtulmuş olurlar.

Dylan Thomas, babası ölüm döşeğindeyken kaleme almış şiiri. Yaşamın bitişi, ışığın ölümü, karşısında yapıp etmelerinin hiçbir hükmü olmamasına rağmen, insanoğlunun nasıl hayata devam edebildiğini hatırlatıyor babasına. Babasının ölüm karşısında çaresizliğine karşın, çaresizce hayatta ısrar etmesini telkin ediyor. Ölüm karşısında eli kolu bağlı olan insanın hayata tutunma şevki, kaybolan ışık karşısında gösterdiği öfkeyle anlatılıyor. Filmde uzayın derinliklerine giden astronotlar gibi yaşamı bilinmezlik içinde tecrübe ederken bize ilerleme şevki veren şey, o güzel geceye usulca gitmeme ısrarımız olarak betimleniyor. Şiirde insanın ölümün kaçınılmazlığı, faniliği karşısında hayatta tutunması en temel insani tecrübe olarak ortaya çıkıyor.

Filmde şiir insanlığı kurtarmaya çalışan bilim adamının hislerine tercüman olarak yer bulur kendine. İnsanlığın, daha özelindeyse bilim adamlarının, hayatta kalma savaşının epik bir hikâyesi olan filmin hissiyatı da şiirin okunduğu sahnede mücessem olmaktadır. Filmde bilim adamının endişeli hissiyatında ortaya çıkan insanlığın geleceğine dair karamsar tablo, bilime olan güvenin nasıl ve ne yönde değiştiğini düşündürmüştü bana. Filmde bu değişim bilim adamının astronot grubuna katmaya çalıştığı esas oğlanla ilk karşılaştığı sahnede gösteriyor kendini. NASA’da çalışan bilim adamı, sahnede NASA’nın bir zamanlar insanlığın ufka ulaşma arzusunun sembolü olduğundan bahseder iç geçirerek.

Aydınlanmanın dünyanın güçlerini kontrol eden, hayatın sırlarını çözen bir nevi kendi kaderini eline alan bilim adamı prototipinden bu yana çok zaman geçti. 20. yüzyıl aydınlanmasının mücessem ürünleri olan toplumsal projeler vaat ettikleri yeryüzü cenneti yerine, insanoğlunun görmediği büyüklükte savaşlar ve önceki asrın sonunda ortaya çıkan distopyalarını hatırlatan toplumsal yapılar dünyaya getirdi. İnsanoğlunun azmi ve merakı sayesinde neler yapabileceğini gösteren, yaşamın sırlarını çözmeyi hedefleyebileceği bir özgüven veren bilimsel ilerlemeden geri kalanın ne olduğu sorusu halen ilgi çekici bir soru. Aklın egemenliği, insanoğlunun kendi kaderini yazması ve dünyayı yüce değerlerle inşa etmesini ima eden hümanizmin bugünkü mahiyeti şeklinde de genişletilebilir bu soru. Soru bağlamında filme dönecek olursak, insanoğlunun hayatta kalma güdüsü cevaba yönelik bir ima olarak karşımıza çıkıyor.

 

“Gitme O Güzel Geceye Usulca” üzerine 1 düşünce var.

  1. Ömer Bedrettin Uşaklı’nın da dediği gibi:

    Benim gönlüm sarhoştur
    Yıldızların altında.
    Sevişmek ah ne hoştur,
    Yıldızların altında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir